31 Aralık 2012





Köpek !


Lord Byron (1788-1824) ölen köpeğinin mezar taşına yazdırmış bu satırları. Bu arada soran arkadaşlar oluyor, köpeğimizin kaybolduğu günün ertesi, bir tarfik kazasında öldüğünü öğrendik, tarifsiz bir acı bu.


Burada kendini beğenmiş olmaksızın güzel olan,
Küstah olmaksızın kuvvetli, yırtıcı olmaksızın cesur;

Kendinde insanların hiçbir kusuru bulunmadan,
Bütün meziyetleri bulunan biri yatıyor.




25 Aralık 2012






Yılbaşı & Çocuk !


Tek kardeşimin tek çocuğu, dört yaşına yaklaşan yeğenimle yılbaşı ağacını süslerken ona;

- Yeni yılda Noel Babanın hediyesini bu ağacın altında bulmak istiyorsan, bir çorabın içine geyikleri için birkaç tane havuç ve onun içmesi için bira koymalısın, dedim. Koşarak buzdolabına gitti;

- Havuç çok ama bir tane bira var Noel Baba hediye bırakır mı bana? Diye telaşla sordu.

 Diyeceksiniz ki bana senin-sizin bir dininiz yok, bu ne hal? Ben de size, dinimiz yok diye masallara da mı yer olmasın hayatımızda diyeceğim.




24 Aralık 2012







Kibir ve Ceza !


[...Yaşını başını almış adamlar genç kadınlardan niye hoşlanır? Bunu dürüstçe söyleyene hiç rastlamadığım için parantez açıp izah edeyim müsaadenizle.

Kendinden yorulduğu için hoşlanır. Hayatı belli bir ilişkiler sistemi içine oturmuştur, iyi kötü tanınıyordur, saygı görüyodur, sorumluluk taşıyordur, konumuyla orantılı bir ağır başlılık sergilemeye özen gösteriyordur.

Saçmalama hakkı elinden alınmıştır. Her Allahın günü -lanet olsun- hep aynı insan olmak zorundadır.

Onun "kim olduğunu" bilmeyen bir gençle karşılaşmak bu yüzden taze bir esinti gibi gelir.








Arada cinsel çekim yoksa onu da beş dakikada hizaya getirmesini bilirsin gerçi. O işin tekniğini elli küsür senede sular seller gibi öğrenmişsindir; iki cümle, biraz ses tonu, biraz beden dili yeter egemenlik ilişkisini kurmaya.

Ama cinsel boyut varsa denge altüst olur. Karşındaki kadın, cüreti ve cehaletiyle orantılı olarak seni esir alır. Boynuna yuları takıp gezdirir.

Oh! Hafiflersin. Sırtındaki kendi yükünden kurtulursun. Ne rahatmış dört ayak üstünde yürümek...]*





* Sevan Nişanyan, Aslanlı Yol, s.332-333

21 Aralık 2012




 

Domuz Semra !


Nişanyan'ın otobiyografik yeni kitabı 'Aslanlı Yol'u çok sevdim. Dahilik ve delilik arasında korkusuzca gezinen bu cesur adamın hayat hikayesi oldukça ilginç. Kitaptan küçük bir alıntı yapmak istiyorum, s.124:

"Polonezköy’de gördük, dayanamadık aldık. Eve getirdiğimizde kedi kadardı ve soğuktan titriyordu. Biberonla besledik. Sekiz ayda yüz kiloyu buldu, pembe ciltli görkemli bir yaratık oldu. Sene 1988 olduğundan adını haliyle Semra koyduk.

Önyargılarınızı unutun: temiz bir hayvan. İkinci gün gitti bahçenin en uzak köşesine pisledi, bir daha da oradan şaşmadı. En büyük eğlencesi çeşmenin yalağında çamur banyosu yapmaktı. Hortumla üstüne su sıkınca isterik kızlar gibi haykırır, zevkten sıçrayıp tepinirdi.









Damak zevki şaşılacak kadar insana benziyordu. Sulu yemeklere, özellikle İzmir köftesi ile patlıcan musakkaya bayılırdı. Şeftalinin önce olgununu yer, sonra yüzünü buruşturarak kalan hamlara tenezzül ederdi. Çikolataya, gofrete, baklavaya, haşlanmış mısıra, balıklardan lüfere, ezo gelin çorbasına hayrandı. Ot asla yemedi, ama marula diyeceği yoktu. Baktık başa çıkamayacağız, Bebek’teki bellibaşlı sosyetik restoranlarla anlaşıp döküntülerini almaya başladık. En çok Çin yemeklerini ve tiramisuyu beğendi. Doymak bilmez bir iştahı vardı. Sonlara doğru bir oturuşta on kiloluk bir kazan mercimek çorbasına doğranmış beş ekmek yediğini, sonra bir saat uyuyup gene aç kalktığını bilirim.

Beş şişe bira içip bana mısın demedi, ama bir şişe şaraptan sonra ayakları dolanıp sırtüstü devrildikten sonra felsefi bir tavırla iç geçirmesi unutulacak sahnelerden değildi. Buna karşılık rakıyı sevmedi, kahveye de burun kıvırdı.










İflah olmaz bir sevgi arsızı idi. Başını okşayınca sırtüstü yatar, teker teker bacaklarını kaldırıp altının gıdıklanmasını talep eder, yapmayınca sinirlenip söylenirdi. Sabah yanına uğramadan evden çıkıp gitsek akşam mutlaka küslük yapar, sırtını dönüp homurdanırdı: işin yoksa yalvar, okşa, gıdıkla, dut ikram et, hanımefendinin keyfi gelsin.

Altı aylıktan sonra huyu değişmeye başladı, bunalıma girdi. Gece sabahlara kadar bahçede dolanıp ağladığı günler oldu. Anladık ki yalnızlık çekiyor. Bulalım bir kocacık dedik, ama doğrusu göze alamadık. Bunların cinsel taklavatları da inanılmaz bir şekilde insana benziyor. Acaba çeşitli dinlerde görülen domuz tabusunun nedeni bu olabilir mi diye düşünmedik değil. Etleri de insan etine çok benzermiş, yiyenler öyle diyor.









Sonunda bir gece kaçmış. Gitmiş Etiler yokuşunun tam orta yerinde durmuş. Trafik tabii kilitlenmiş, arabadan inip fotoğraf çekenler, tutup götürmeye çalışanlar, tekbir getirenler olmuş. Komşumuz olan bir Rizeli amca vardı, o kurtarmış. Gittik konuştuk. Ben hayvanları severim, bana verin dedi. E canımıza minnet, verdik gitti. Elli kiloluk mısır çuvalını da üstüne hediye ettik.

Bir hafta sonra adamın kızı geldi, domuzunuzu geri alın dedi. Amca kalp krizi geçirip ölmüş.

Ben o gün bir seyahat için Avrupa’ya gidiyorum, tesadüf. Gabriele zaten hayvandan illallah demiş, Semra’cıkla beraber beni kapıdışarı etmesi an meselesi. Kader utansın dedik, jamboncu Çerkezo’yu aradık. Yarım saat sonra kamyonetle geldiler, götürdüler, o günün parasıyla iyi bir para da ödediler."