31 Aralık 2007






Mutlu Yıllar !


Küçükken 2000 senesi çok uzak gelirdi hep gözüme, neredeyse 2010 olacağız yahu yakında...Mutlu yıllar efendim, eğlenceli bir yıl dilerim size, resimdeki Noel Baba gibi elinizdekileri değerlendirmeyi iyi bilin derim, çok hırs yapmayın aman kendinize her konuda :)



30 Aralık 2007









Matrix !


Matrix filminde ve tasavvuf da anlatılmak istenen, herşeyin bir rüya olduğu fikrini, bakınız Melih Cevdet Anday ne kadar şiirsel anlatıvermiş, üstelik sadece bir kaç kelimeyle.


"Ne denizdeyiz ne karada
Bilinç masalsı bir ev
Belleğimiz avara"



29 Aralık 2007








Cumartesi Neşesi Özel !


Reyting Caiz midir Hocam? Önceki gece star tv'de “Dosta Doğru” programında ekranı ikiye bölmüşler Bir tarafta Nihat Hatipoğlu Hoca vardı. Konuşuyordu. Öbür tarafta alevler, lavlar ile cehennem simülasyonu yapmışlar. Hoca öbür dünyayı anlatıyor.

Alttan da yazı geçiyor: “Mahşerde ilk olarak hangi renk görülür? Az sonra!” “Mahşerde üzerimizde ne olacak? Az sonra!” Programı görünce donup kaldım. Önümde cehennem duruyor, ekranda ölünce göreceklerimi öğrenmek için reklamların sonunu beklemem gerektiği söyleniyordu.

Buraya kadar okuduklarımız Nagehan Alçı'dan, şimdi bir fıkra ile devam edelim;












Evlenme hazırlığı içinde olan bir kaza da ölüp cennete giderler. Damat adayı durumu görevli meleğe anlatarak evlenip evlenemeyeceklerini sorar.

"Bir bakayım..." der görevli melek. Aradan 3 ay geçtikten sonra görevli melek mağdur çifte sevinçli haberi vermek için "Her şey ayarlandı. Sizi evlendirebiliriz" der.

"Şey... Biz düşündük de, acaba evliliğimiz yürümezse, bizi boşayabilir misiniz?" diye sorar damat adayı.

Görevli melek gökgürültüsü sesiyle son derece kızgın bir şekilde söylenir; "Siz manyak mısınız? Cennette bir imam bulabilmek icin 3 ayımı verdim. Avukat bulmak ne kadar sürer tahmin edebiliyor musunuz?"




28 Aralık 2007








Zaaflarımızla İnsanız !


Nietzsche'yi okuyup karamsar olan adamlar var, onlara "sopayla girişmek istiyorum" bazen. Adam demiş ki, ben bir enerji kaynağıyım. Benim insan gibi insan olabilmem, içimdekilerin olabildiğince bastırılmadan ortaya çıkabilmesidir.

Oysa yaşam buna izin vermiyor, birbirimizi maskelemek zorunda kaliyoruz. Gerçi Freud medeniyetin temelinin bu oldugunu söylemiş. Biz de içimizdeki hayvanlığı bastıracağız diye, içimizdeki insanlığı da bastırmışız. Hala içimizdeki erotik enerjiyle ilişkimizde sakatlık var.










Erotik yanımız ortaya çıktıktan sonra ayıp bir şey yaptığımızı düşünüyoruz. Onun için vatan millet sakarya, ilim aşkı, sanki hiç eros yokmuş gibi davranıyoruz, dava adamı kalıbına sığınıyoruz.

Bütün bu kalıpların dışında felsefe; çözüm arayanların değil, soru soranların yeridir, şeytanla muhabbettir. Ne zaman ki şeytan sizi alt eder, o zaman insan oldugunuzu anlarsınız.

Felsefe Prof. Ahmet İnam



27 Aralık 2007








Bir İbne Hikayesi !


Alan Turing adı bugün birçok kişiye yabancı gelebilir. İkinci Dünya Savaşı sırasında, nazilerin en büyük gizlilik silahı olarak bilinen efsanevi şifre makinesi "enigma"nın kodlarının kıran Cambridge'li bir matematik dehasıdır.

Parlak bilimsel buluşları, yalnızca İkinci Dünya Savaşı'nın seyrinde değil, aynı zamanda teknoloji devriminde de önemli rol oynamıştır. Burada yarattığı "Bronz Tanrıça" adını verdiği 2 metre eninde, 2 metre boyundaki dev hantal alet, bugün dünyanın ilk gerçek bilgisayarı kabul edilmektedir. Bugün Alan Turing adı, akademik bilişim dünyasının, bilgisayar alanının Nobel'i sayılan "Turing Ödülü" sayesinde anılmaktadır.










Alan Turing bir eşcinseldi ve o yıllarda İngiltere'de eşcinsel olmak bir suçtu. Kimi geceler, Ultra'nın çekirdeğini oluşturan kişilerin sıkı önlemlerle konuçlandırıldığı Bletchey Parkı'nın dışına gizlice çıkıyor, gönlüne göre olan barlarda halktan kişilerle takılıp, kamyon şoförleriyle beraber olmayı seviyordu. Nitekim 1952 yılında o sıralar işsiz olan on dokuz yaşındaki genç bir fabrika işçisiyle yaşadığı suç sayılan "gayri meşru ilişkisi" nedeniyle tutuklandı.

Aşağılandı, kapatıldı, tecrit edildi. Güvenlik belgeleri elinden alındı. Şifre çözme merkezindeki görevine son verildi. Devlet sırlarını açıklama olasılığına karşı, sürekli gözetim altında tutularak ona bir cehennem hayatı yaşatıldı. O artık savaşın gizli kahramanlarından biri değil, yalnızca bir "ibneydi". Devlet Ana ile Devlet Baba' nın "kutsal aile"sine karşı suç işlemiş biri olarak, ağır hapis cezası ile deneysel hormon tedavisi arasında bir seçim yapmaya zorlandı.










Bir deney hayvanı gibi kullanıldı, göğsünün büyük oranda genişlemesine, dayanılmaz ağrılar duymasına neden olan ıstırap verici iğnelere, maruz kaldığı aşağılanmaya daha fazla dayanamayarak, 1954 yılında kendi eliyle hazırladığı siyanürlü bir karışımı zerkettiği elmayı ısırarak intihar etti.

Turing'in kendini öldürme biçiminde, Havva'nın cennetten kovduran elmasını çağrıştıran güçlü bir gönderme olduğu düşünülebilir. Öldüğünde sadece 42 yaşında olan ve yaşasaydı daha kim bilir neler yapacak olan Alan Turing'in cesedi yakıldı, külleriyle birlikte adı, anıları, fikirleri havaya savruldu. Madalya almadı, göğsüne ya da omuzuna yıldız takılmadı, heykeli dikilmedi.










Faşizmin yenilmesinde, İkinci Dünya Savaşı'nın kazanılmasında ve savaşın kısalmasında bu kadar önemli ve büyük katkısı olan bir bilim adamı, sadece bir ibne olarak ve ibne olduğu için öldü. Böyle durumlarda hep denildiği gibi, tarihin bir cilvesi olarak, ölümünden yalnızca dört yıl sonra, İngiltere'de eşcinsel ilişkiler suç olmaktan çıkarıldı.

Konumuz, "Tarihte neler oldu" değil elbette. Ayrıca milattan önceki bir tarihten söz etmediğimiz de ortada. Çünkü, "homofobi" ne İngiltere'de, ne yeryüzünde ortadan kalkmadı. Zaman içinde kazanılan haklara, alınan yollara karşın, dünyanın en köklü, en sinsi, en sistemleşmiş düşmanlık türü olarak varlığını yeni "kostümleriyle" bugün de sürdürüyor.











Bu nedenle, gay'lerin kendini o kadar da güvende hissetmemesi gerekir. Ünün, paranın, gizlenip saklanmanın, sınıfsal konumun koruyamayacağı ve koruyamadığı birçok durumda, çırılçıplak gerçekle karşı karşıya kalıvermeniz, akıldışı düşmanlığın ve nefretin linç nesnesi olmanız bir anlık iştir.

Tarih, anlattıklarından çok sakladıklarıyla tarihtir. Bazı insanları bir kere öldürmeniz yetmez. Onları defalarca öldürmeniz gerekir. Fiziki olarak varlıklarını ortadan kaldırdıktan sonra, hikâyelerini de saklamanız gerekir.İkinci Dünya Savaşı sırasındaki casusluk hikâyelerinin anlatıldığı filmlerde de Alan Turing'e, ya da ona karşılık düşen bir karaktere rastlamanız pek mümkün değildir.









Kahramanlık koltuğu, heteroseksüel'lere ayrılmıştır. Diyelim, vatanı uğruna âşık olduğu sarışın bir Alman kadınını ve aşkını harcayan hayali bir heteroseksüel kahraman klişesi uğruna bütün gerçekler feda edilebilir. Baskıcı heteroseksist dünya, kendi temel ilişki aritmetiğini yeniden üretmek adına, nice kralın, padişahın, tarihte ünlü şahsiyetin cinsel hayatını sistemli biçimde saklamaya, örtmeye çalışır.

İngiliz gizli servisinin üst düzey yetkisi olan ve "Köstebek" diye anılan eşcinsel Kim Philby ve arkadaşlarının, yıllarca Sovyetler Birliği adına casusluk yapmış olmaları Eşcinsel casusların ihaneti olarak defalarca konu edilirken, Alan Turing'in hikâyesinin sistemli bir biçimde saklanması da aynı heteroseksist ikiyüzlülüğün bir parçasıdır.

Murathan Mungan'ın "Bronz Tanrıça" isimli yazısından Gaykedi tarafından kısaltılmıştır.



26 Aralık 2007







Hödük !


"Köylüler doğuştan salak, hödük ya da kalas değildirler. Toprakla uğraştıkları için biraz sert, kaba olabilirler, o da gayet normaldir. Onlara eşit okuma ve eğitim hakları verildiğinde, onlar da şehirliler gibi keman çalabilmekte, şiir yazabilmekte, matematik uzmanı olabilmekte, salon dansları yapabilmektedirler. "


Neslihan Acu'nun köy enstitüleri ile ilgili bir yazısından bu satırlar, aklıma babamın, dünyanın en gelişmiş ülkelerinden İsviçre'nin bile, köylüsüyle şehirlisinin, yüz metre uzaktan ayrılabildiğini anlatmasını getirdi.



25 Aralık 2007







Kedi Çığlığı !


Buzlucam şu "blog yazma" konusunda
mimlemiş beni;


Yüreğime, aklımın süzgecine takılanları paylaşıyorum, blog bir çığlık benim için, ırkçı ve dincilerin cirit attığı ülkem de, karanlığa yaktığım bir mum.

Yıllardır bazen kendi kendime bir şeylere kızıp, çok param olsa şu konuda gazeteye ilan verip, bazı insanları olayları protesto etsem dediğim olmuştur, blog benim için bu hayalimin bir nebze gerçeğe dönmüş hali.

Bir buçuk sene de 600'e yakın yazı girmişim ve analytics raporlarına göre 115 ülkeden gelen 150 bine yakın insan ile bir şeyler paylaşmışım, ne güzel.











Biraz zor beğenen biri olduğum için herşeyi kendim yazmıyorum, genelde edebiyat, siyaset, sanat, bilim alanlarında hemen her konuda güçlü kalemlerden kısa alıntılarla beraber, bazen konuyu bir yerlere bağlayan yorumlarıma yer veriyorum.

Anlaşılır olmak, insanları sıkmadan onlarla birşeyler paylaşmak benim için önemli. Bu yüzden bir konuyu en güzel, en esprili, en anlaşılır nasıl anlatabilirim diye bazen kara kara düşündüğüm olsa da, genelde her gün bir tane girmeye çalıştığım bir yazının, bana zaman maliyeti yaklaşık yarım saat, bunun çoğu da arşivimde konuya uygun resim aramakla geçiyor.



24 Aralık 2007








Askerde Seks !


Büyük keneleri andıran komutancıklar, ellerini arkalarında kavuşturmuş, "bir erkek için hırsızlıktan daha şerefsiz bir şey varsa, o da ibneliktir !" nârâları atarken asker taburlarına - diplerine kadar girmiş; ama hiçbirinin farkında olmadığı bir casus, bir düşman; hatta bir virüs gibi hissedersiniz.

İşte oralarda dizilidir yurdun dört bir yanından gelen genç oğlanlar, aralarında çatal kaşık bile tutmasını bilmeyenler. öyle güzellikte olanları vardır ki rapraprap diye adım atarken şaşırıp, postalınızı havada unuttuğunuz olur - öyle bir gülümseyenleri vardır o oğlanların; parlak dişleriyle ölüme dair bütün düşünceleri yokeden, bir ışık hüzmesi gibi vücudunuza inen ve sizi en derininizden çıldırtan.











İş bu ya; bir de onlarla banyo yapmanız gerekir. onlarla uyumanız. en mahrem yerlerini görmeniz, en mahrem hâllerine her sabah şahit olmanız. bu ne çile, bu ne ızdırap !


* Homoloji'de "askerde seks" başlığına, kalemi ve yüreği pek bir kuvvetli, feral child arkadaşımızın yaptığı yorumdan alınmıştır.



22 Aralık 2007








Ninemin Ahreti
Anlatan Sesi !



Dün annemle, eski bayramların insanı niçin daha çok heyecenlandırdığı ve o kaybolan duyguların muhabbetini yaparken, bugün arşivimde rastladım bu şiire. Çetin Altan yaklaşık 60 sene önce yatılı okulda okuyan bir delikanlıyken yazmış;




Çocukken


Çocukken kırlarda gezer oynardım;
Ne gurbet bilirdim, ne uzlet, ne gam.
Neşe'eden kurulmuş saf bir diyardım,
Ruhumdan parçaydı her şen kahkaham.

Annemin babamdan gizlediği suç,
Günde iki defa tuttuğum oruç,
Dadımın masalı Sihirli Pabuç
Ve her gece beni korkutan yamyam.

Ninemin ahreti anlatan sesi,
Babamın uykumda beni sevmesi,
Şimdi bana öyle uzak ki hepsi,
Yüz yıl geçmiş gibi aradan tamam.



20 Aralık 2007






Korkunç Olan !


En büyük savaş aslında İslamın kendi içinde. Evine bırakın eti, ekmek, yumurta, bebeğine süt, bir parça tavuk bile alamayan fakir-fukaranın yaşadığı bir ülkede, inek ve koyun eti dağıtmak yerine, para ya da erzak olarak dağıtılılabilir diyenlerle, illa kan akması gerek diyenler arasında.

Yeryüzünde İslamı en vahşi din gibi gösteren, çoğu kişiyi korkutan da, bu "mutlaka kan akması lazım" diyen kesim işte.


İyi bayramlar dostlar, bu konuda geçen sene farklı bir açıdan yaklaşarak bir şeyler "yazmaya çalışmıştım", belki ilginizi çekebilir.



19 Aralık 2007






Araf !


Dünyanın 800 milyonu kalkınmış ülkelerde yaşıyor. Beş milyara yakın insan geri kalmış ekonomilerde yaşıyor. Biz dahil 340 milyon ise varlıklılarla yoksullar arasındaki yamaçlarda yaşam sürüyor.

Metin Münir'de okuduğum bu satırlar, "ne olur biraz daha akıl, sabır ve gayret ülkem" diye bağırma hissi uyandırdı ben de. Ama sonra biraz düşününce, geride kalan 5 milyar insan ne olacak sorusuyla beraber, gelişmiş ülkeleri de tehdit eder hale gelen, gelir dağılımı, yoksulluk ve çevre sorunları aklıma düşüverdi :(



18 Aralık 2007








Eşek Türk !


Osmanlı Devleti’ni yönetenler zamanla bu devleti kuran Türk’ün düşmanı haline gelmişti. Türk milliyetçilerinin ve dincilerinin yere göğe koyamadıkları Osmanlı, Arapça-Farsça kırması garip bir dil konuşuyor, Türk kelimesini küfür olarak kullanıyor, Türkleri “Eşek Türk, Akılsız Türk, Kaba Türk” diye aşağılıyordu.

Osmanlı'dan Atatürk öncülüğünde bağımsızlığını kazanan en son halkın Türkler olduğunu okumuştum, şimdi kaynağını hatırlayamadığım bir yerde. Bakınız Osmanlı şairi neler yazmış:












“Türk’ün dilberidir gayetle inat

Şehir dili bilmez lisanı kubat

Lisanından eyler Türklüğün isbat

Hayvan gibi gözün diker samana”



Türkler ise Osmanlı zorbalarına şöyle cevap veriyordu:



“Şalvarı şaltag Osmanlı

Eyeri kaltag Osmanlı

Ekende yok biçende yok

Yiyende ortag Osmanlı”



Şiirleri tarihçi Rıza Zelyut'un bir yazısında okudum.




17 Aralık 2007






İnsan !


Şeytan sadece sunar, insan isterse seçer; insan işte bu yüzden özgürdür; günah diye bir şey yoktur. Suç; bir kere işlemek istedikten sonra harekete dökülse de suçtur; dökülmese de. Ve insan tüm bunların yarattığı, yaşamın biricik trajik kahramanıdır. Asla bir başkası değil....

Oscar Wilde



16 Aralık 2007







Tecavüz & Sevişme !


“Televizyonda tecavüz sahnelerine yer veriyoruz, çünkü insanlar izliyor” , “Sevişme sahnelerine yer vermiyoruz, çünkü insanlar kanal değiştiriyor”.

Bunu söyleyen bu ülkenin en başarılı televizyon yapımcılarından, dahi çocuk Fatih Aksoy. İki cümleyi tekrar alt alta yazıyorum: “Türkiye’de insanlar tecavüz sahnesini izliyor.”, “Türkiye’de insanlar sevişme sahnesini izleyemiyor.”

İzleyici sevişme sahnesini ahlaksızlık olarak görüyor. Kanal değiştiriyor ya da RTÜK'e şikayet ediyor. Bunlardan çıkan sonuca göre tecavüz sahnesi izlemek ahlakı bozmuyor, çünkü tecavüzde kadın gönüllü değil.










Sevişme sahnesinde ise kadının da rızası var. Yani cinsel ilişkiyi kadın da istiyor. İşte çocukların, kadınların, genç kızların, belki herkesin görmemesi bilmemesi gereken de bu! Kadın cinselliğinden korkuyoruz. Kadının da canının seks yapmak, sevişmek isteyeceği, onun da bir insan olduğu gerçeğini düşünmekten bile korkuyoruz.

Benim aklıma bu gerçek, yıllar önce okuduğum Nihat Genç'in bir sözünü getirdi; "Biz Türk filmlerindeki tecavüz sahnelerini izleyerek mastürbasyon yapmış bir halkın çocuklarıyız, kimse bizden saf ve temiz duygular beklemesin." Gaykedi


Bahçeşehir Üniversitesi’nde düzenlenen “Aile İçi Şiddete Son” toplantısında söylemiş bunları Fatih Aksoy bende Nagehan Alçı'dan okudum.



15 Aralık 2007







Cumartesi Neşesi !


- Oğlum hadi kalk!... Okula geç kalacaksın...

- Öf, anneee.... Okula gitmem için bir tek mantıklı neden söyle...

- 43 yaşındasın, biiiir..... Okulun müdürüsün ikiiii....



14 Aralık 2007







Depresancı Eşekler !


Sürekli şişiriliyor gençler, sen akıllısın diye. Ailelerin de beklentisi büyüyor. Ama küçük bir basarisizlikla karşilaştiklarinda hemen bunalıma giriyorlar.

O kadar el bebek gül bebek yaşamaya aliştirilmislar ki, acılara tahammülü olmayan insanlar yetişmeye başliyor.

Yaralar almaya başlayinca, bir çikis noktasi bulamayinca ya antidepresanlarla tahammül etmeye çalisiliyor ya da savunma mekanizmalari aşiri gelisiyor.










Başarili olsan, başarinin hiçbir ölçütü olmadigi için, nerede duracağini bilemiyorsun ve başarı dangalaği oluyorsun. Sürekli önüne havuç konmuş eşek gibi koş Allah koş. İşkolik oluyorsun.

Bunlarin disinda üçüncü bir yaşamin pesindeyseniz yaratici olmak zorundasiniz. Yani dünyaya posta atmiş, egemen değerlerin disinda bir insan olmak gerekir. Dünyaya posta atabilmeniz için de önce kendi değerlerinizin olmasi gerekir...

Felsefe Prof. Ahmet İnam



13 Aralık 2007







Koçan Bebek !



Diyanet İşleri Başkanlığı zaman zaman uyarıyor ama türbelerde olan biteni de izlemekle yetiniyor..Telli Babalar, Oruç Babalar.. Her taraf türbe dolu...

Bilecik’te Şeyh Edebalı’nın türbesine yolum düştüğünde, orada da ağaçların çaputlarla dolu olduğunu görmüştüm. Hatta çaputlardan ayrı, dallar arasında iplerden bir beşik kurulup içine mısır koçanı konulduğunu gördüğümde ise şoke olmuştum.

Arapları herkes yeri geldiğinde eleştiriyor, Türk İslamı’nın farklılığından söz ediyor ama, Medine’de Hazreti Peygamber’in kabri başında bile ellerinizi kaldırıp dua edemiyorsunuz. Ne istenilecekse Allah’tan istenir diye...Türbeler konusunda ciddi bir çalışma yapılması gerekiyor. Hem de acilen... Elif Çakır



12 Aralık 2007






Gaykedi'den
Şiir Denemesi !




İntihar !

Nereye gidiyorsun?
dedi,
kirlenen okyanus.


Tanrı'yla konuşmaya
dedi,
ve kıyıya vurdu yunus.




daha önce de yayınlamıştım birkaç haiku özentisi şiirimi,
"bir göz atın" isterseniz :)




11 Aralık 2007








Futbol ve Faşizm !


CNN Türk'ten Serhat Uçak, rahip Santoro'nun ölüm yıldönümü nedeniyle düzenlenen ayini takip etmek için Trabzon'a gidiyor.

Kameraman arkadaşıyla birlikte televizyondaki önemli bir maçı seyredebileceği kahvehane ararken... 17 - 18 yaşında bir genci durdurup maç seyredilebilecek bir yer sordular.

Delikanlı da sıcak davrandı ve ben sizi götüreyim dedi.. Yolda yürürken sağdan soldan konuşmaya başladılar. Söz futbola geldi, delikanlı, Serhat'a hangi takımı tuttuğunu sordu. Beşiktaş yanıtını alınca:


- Abi iyi ki Fenerli değilsin... dedi...











- Neden?

- Abi onlar Rum - Hıristiyan...

İkisi birden "Bu nereden çıktı?" diye sorunca delikanlı şu karşılığı verdi:

- Abi Fener Rum Patriği bile var gazetelerde okuyoruz...


Arkadaşlarımız bunların farklı şeyler olduğunu anlatmaya çalışmış, ama delikanlı pek inanmamış...



Melih Aşık yazmıştı bunu aylar önce, futbol & milliyetçilik ilişkisi, lümpenler ve futbolumuzun geldiği nokta, artı Trabzon ve halkımızın cahilliği hakkında bize çok önemli ipuçları verebilir bu yaşanmış olay.



10 Aralık 2007







Endüstriyel Futbol !


Bir arkadaşım endüstriyel futbol üzerine “özlü sözlersöylüyor. Bunlardan biri şöyle:

“Bir takım adamlar işe el koydular; mahallenin en sevilen en güzel kızını orospu yaptılar. Bize de aşkı bırak müşteri ol” diyorlar.



Haşmet Babaoğlu'nda okuduğum bu satırlar bana, Fenerbahçe maçlarında heyecanlanıp televizyonu kapatacak kadar inanılmaz bir futbol aşkına sahip babamın, bir zamanlar dostlarıyla maçlara en şık kıyafetlerini giyerek gittiklerini anlattığı, bir sürü futbol anılarını getirdi.

Sporun içine ettiler, ah şu
mafya, para kokusunu aldığı yerde hemen bitiyor, köpekbalığının kan kokusu alması gibi futbolda ki para kokusunu almakta hiç gecikmedi tabi şerefsizler.



09 Aralık 2007







Disconnected !


Nasıl anlatayım ben sana güzelim be şimdi
küçük ayının büyük ayıdan korkmadığını
kutup yıldızının hiç üşümediğini kuzeyde
bulutların içip içip kendi aralarında kavga ettiklerini
martıların yüzlerini niçin rüzgâra döndüğünü.


Şimdi ben sana nasıl anlatayım be güzelim
deniz kestanesinin dikenini çıkartmanın usulünü
oturmuş bütün gün web sayfası çeviriyorsun
sizin internet sitesinin bekçisi
versen sigarayı
bayram etmez ki
bizim yazlık sitenin bekçisi hüseyin gibi.

Uğur Koçlu



08 Aralık 2007






Cumartesi Neşesi !


Bir rahibe günah çıkartmak için kardinal'in yanına gidiyor.

Rahibe: -Benim hayatımda bir erkek var, ama orospu çocuğunun teki diyor.

Kardinal soruyor: -Neden ona orospu çocuğu diyorsun?

-Çünkü o benim yanağımı okşayıp, beni öpüyor.

Kardinal, rahibenin yanağını okşamış ve öpmüş sonra sormuş:

-Böyle mi?
-Evet!

-Bu ona orospu çocuğu demeni gerektirmez kızım!











-Ama o benim elbiselerimi çıkartıp vücudumu da okşayıp öpüyor.

Kardinal rahibenin elbiselerini çıkartmış ve bir süre sevişmişler.

Sonra rahip yeniden sormuş: -Böyle mi? -Evet! -Ama bu da ona orospu çocuğu demeni gerektirmez.

-İyi de peder, sonra bir güzel beceriyor beni. Kardinal bunun üstüne rahibeyi beceriyor ve tabii ki soruyor;

-Böyle mi? -Evet diyor yeniden rahibe.

Kardinal: -Bu da ona orospu çocuğu demen için yeterli sebep değil. Rahibe bu sefer bağırıyor:

-Ama o AİDS'liymiş.



07 Aralık 2007







Anneanne !


İmam Hatip okullarında başını örtmek mecburidir ve okulda baş kapalı dışarıda ise baş açık dolaşmaya pek imkan yoktur. Çünkü toplu taşıma araçlarında veya serviste başınızı açtığınızda sizi okula gammazlayacak birileri daima vardır.

İmam Hatip okullarında okuyan kızları kabaca ikiye ayırmak mümkündür: Mutlu olanlar ve mutsuz olanlar. İkinci gruba yönelik, "E kardeşim madem istemiyor ne işi var orada?" sorusu ise tam anlamıyla dangalaklıktır. Çünkü "aile baskısı" çoğu zaman aşılması kolay olmayan son derece belirleyici bir konudur. Demek ki bu okullarda okuyan kızların bir kısmı, büründükleri kılıktan dolayı kendini gayet kötü hissediyor.

90'lara çeyrek kala İmam Hatip'li kızlar tek tük başlarını "türban" formunda örtmeye başladılar. "Kimler böyle örtüyordu?" derseniz cevap basit: Başını örtmenin gerek ve doğruluğuna inananlar. Yani bu biçim, dini hayatı benimsemenin ve başörtüsüyle barışık olmanın göstergesiydi.










Bugün türban "ideolojik" bir anlayışın göstergesi sayılabilir ama ilk zamanlar "şıklık" çabasıydı çoğunluk. Çünkü başını anne ya da anneanne gibi bağlamanın bir genç kızı "dışarıda" nasıl alay konusu yaptığını bilseniz şaşarsınız.

Şimdiki "mahalle baskısı" şarkısı o zaman da vardı ama tam tersine... Başı kapalı bir İmam Hatip'liyle voleybol oynamak ya da gezmek istemezdi kimse. "Normal" kızların gülüşmelerine sebep olmayan biri pek kaptıramaz bu çeşit bir mahalle baskısını...

Onun için "Türban" adlı bir korku filminden bahseder gibi konuşan ya da yazanlar komik geliyor bana. İnsana dair hiçbir şey tek boyutlu değildir arkadaşlar... Dinci olmayan basındaki imam hatip kökenli az sayıda kalemlerden biri olan Sevim Gözay'dan.



06 Aralık 2007







Hard Diskimiz !


Türk ana babadan doğan bir bebeği alıp dünyanın herhangi bir yerindeki başka bir anne babaya verin. Çocuk o anne ve babanın dilini, milliyetini, dinini benimseyecektir. Boş bir hard disk gibi yani anlayacağınız çocuk beyni.

Bu dincilerin neden çocukken verilen din eğitimine çok önem verdiklerini de açıklıyor, bir yetişkin insanı kandırmanız, beynini yıkamanız daha zordur çünkü. Şu dünyada en çok sorgulamamız gereken şey insanların işletim sistemi gibi olan, dünya algılarını, kültürel kodlarımızı, tabularımızı belirleyen, dünyanın başına musallat olan din ve milliyet gibi kavramlar.

"Ne mutlu kendine format atabilen güçlü beyinlere, her şeyi sorgulayan insanlara" diyerek, bu formatlamanın en güçlü örneği olan,
başta sonradan Müslüman ve hristiyan olanlar olmak üzere, tüm din değiştiren insanların dünya barışına çok katkıda bulanabileceği düşüncemi ekleyerek lafımı bitiriyorum.



05 Aralık 2007







Yavşaklar !


Hiçbir kadın programında duyulmadı kadının çalışması gerektiği...İş hayatının kişisel gelişimde, özgüven sağlamada etkili olduğundan bahsedilmedi...

Ağlıyorlar...Ağlatıyorlar...Üzülüyorlar...Stüdyoda şehit yakınları... Kimi zaman gaziler...Şehit yakınlarının ellerinde, kaybettikleri evlatlarının fotoğrafları...Şiirler okunuyor berbat bir fon eşliğinde...Şiir okuma rezalet...

Kah çocuk sesi çıkarıyor kadın sunucu şiirde, kah adam...Komik aslında...Bazen konuk olan şarkıcının, şarkısının bir yerinde yapılıyor söz konusu komiklik... Kamera yakın plan çekiyor ağlayan şehit annesini, elindeki fotoğrafı...Şehit annesini ve konukları ağlatmayı başarmakla ölçülüyor bu tür programların değeri...










Ah be annem... Ah be...Kimse senin kadar acımıyor, üzülmüyor...Stüdyoya konuk olan izleyiciler program başına para alıyor, onlar için artık bu bir meslek...

Gitme oraya ne olur...Sen gittikçe program sunucusunun mobilyaları değişiyor...Evi büyüyor, villaya taşınıyor örneğin...Villanın bahçesine havuz geliyor...Arabası gıcırlanıyor...

Kebapçı kedisi gibi yedikçe yiyorlar, hiçbir bol elbise, hiçbir siyah kıyafet kapatmıyor, kapatamıyor fışkırmaya meyilli yağlarını... Senin oğlun ölüyor ama, onun özel üniversitede okuyan oğlu hep reddedilse de kızlara yavşıyor...Sen aynı yerdesin...Hayattan kopmuş, biçare, her an acıyı yaşayan, gözü yaşlı, küsmüş şekilde zaman dolduruyorsun sadece... Zeki Kayahan Coşkun



04 Aralık 2007






Azcuk da Bize !


Geçen gün okuduğum kapitalizm ile ilgili bir yazıya yorum yazarken aklıma düştü; vahşi kapitalizme en bilinçli, örgütlü ve sert muhalafet, gene o çok eleştirdiğimiz batı toplumlarından geliyor arkadaşlar bilmem farkında mısınız bunun?...

Bir arkadaşımın, Türk devletinin Almanya'ya gönderdiği ilk kadın öğretmenlerden olan annesiyle sohbetimizde, Alman mühendisler, müdürler işe bisikletle gelirken bizim Türk işçilerin ilk fırsatta araba alıp işe arabayla geldiklerini milletin onlara güldüğünü anlatmıştı bana, yani ortada doğu toplumlarının özellikle, azcuk da biz tükedelümm demesi ve bir görgüsüzlüğü var sanki. (belki bu Arap'ların, Türk'lerin, Hintli'lerin, şatafat ve gösterişe, lüks ürünlere olan çılgın merakını ve dünya sorunlarına olan duyarsızlıklarını açıklar birazcık)

Lafı toparlayayım; Tanrı her dinden, ırktan, milletten duyarsız, hayvanlaşmış, kendini tüketime kaptırmış insanları bildiği gibi yapsın!...Amin...



03 Aralık 2007







Organ Tüyü !


Osmanlı döneminde kadınlar cinsel organlarının tüylerini ağdayla alırlardı.

Çağ atladıktan sonra jilet kullanmaya başladılar..

Ve demokrasiye geçildikten sonra da, tüyleri özgür bıraktılar.

Türkleri hâlâ daha çağ dışı görenler, kadın organlarındaki tüy değişimini bilmeyenlerdir.

Çetin Altan



02 Aralık 2007






İçli Bir

Pazar Yazısı !


Birleşmiş Milletler Raportörü Jean Ziegler'e göre "Dünyada her gün (buraya özel dikkat "her gün!" ay ya da yıl değil) 100 bin kişi açlık ve onun yol açtığı hastalıklardan ölüyor." Bu ne demek biliyor musunuz arkadaşlar, 4 tane insan dolu Ali Sami Yen stadı düşünün ve tabi en az bunun 2 tanesinin sırf çocuk dolu olduğunu gözünüzün önüne getirin, her dinden, ırktan ve memleketten.

Siz bu minik yazıyı okuyuncaya kadar bir minibüs dolusu insan daha açlıktan ölürken, kimimizin tek derdinin sadece, daha lüks bir araba, ev, ya da daha üst model bir cep telefonu, belki de daha büyük bir televizyon olması ne acı. Nasıl bir dünyada yaşıyoruz tanrım!



01 Aralık 2007







Cumartesi Neşesi !



Dört kadın sohbet ediyorlardı. Birinci kadın, oğlundan söz açtı; “Benim oğlum rahiptir...” dedi, ”... bir topluluğa girdiğinde onu gören herkes kendisine ‘peder’ der.”

İkinci kadın da kendi oğlundan söz etti, “Benim oğlum ise papazdır...” dedi, ”... bir topluluğa girdiğinde onu gören herkes kendisine ‘aziz peder’ der.”

Üçüncü kadın da oğluyla övündü: “Benim oğlum ise kardinaldir...” dedi, ”... bir topluluğa girdiğinde onu gören herkes kendisine ‘yüce aziz’ der.”











Üç kadın oğullarıyla övünmelerini bitirdikten sonra, dördüncü kadını dinlemeye hazır olduklarını belirtmek için gözlerini ona diktiler. Fakat dördüncü kadın konuşmuyor, büyük bir keyifle kahvesini yudumluyordu.... İlk üç kadın bir ağızdan sordular: “Ya senin oğlun?” dediler, ”... sen de söz etsene oğlundan.”

Dördüncü kadın, kahvesinden son yudumunu da aldıktan sonra ağır ağır konuşarak oğlunu anlatmaya başladı: “Benim oğlum 27 yaşında, yeşil gözlü, geniş omuzlu, şık giyinen yakışıklı birisidir...” dedi, “... bir topluluğa girdiğinde onu gören tüm kadınlar birbirlerinin kulaklarına eğilirler ve ‘aman tanrım’ derler!..”