31 Ekim 2007






Sürüden Ayrılma !


Bireyselliğin ön planda olduğu toplumlarda (örn. ABD), toplumla koşulsuz uyum içinde olmayı hedef seçen, bireysel duruşlarından kolayca vazgeçenler, değişik ruhsal ve sosyal sıkıntılara düşebiliyorlar.

Türkiye’de ise, toplumla koşulsuz uyumda olanlar ruh sağlığı açısından rahat ederken, toplumun geneline aykırı bireysel duruşu tercih edenler, kendini karmaşık ruhsal durumların içinde buluyor.



( Kaynak: Caldwell-Harris ve Ayçiçeği, Transcultural Psychiatry. 43:331-61, 2006). Yankı Yazgan


30 Ekim 2007







Tek Boynuzlu
Görünmez Pembe At !



Pastafaryanizm dininin temel şartları;

Eğer Benim Varlığımdan Bahsederken Sofuluk Taslayan, Ben-Senden-Daha-Kutsalım Tipi Serserice Davranışlarda Bulunmazsan Çok Memnun Olurum. Eğer Bazı İnsanlar Bana İnanmazsa, Sorun Değil. Cidden, O Kadar Kendini Beğenmiş Değilim.

Eğer Benim Varlığımı Başka İnsanları Bastırmak, Buyruk Altına Almak, Cezalandırmak, Deşmek, Kaba Davranmak İçin Kullanmazsanız Çok Memnun Olurum. Ben Kurban Talep Etmiyorum, Ve Saflık Dediğin Suda Olur, İnsanda Değil.

Başka İnsanları Yargılamak İçin Nasıl Göründüklerine, Veya Nasıl Giyindiklerine, Veya Nasıl Konuştuklarına Bakma, Yani, insanlara İyi Davran Tamam Mı? Ha Bir De Şunu Kalın Kafalarınıza Sokun: Kadın = İnsan... Erkek = İnsan... Aynı = Aynı... Biri Diğerinden Daha İyi Değildir, Tabi Konumuz Moda Değilse, Zira Kusura Bakmayın Ama Onda Üstünlük Kadınlarda, Ha Bir De Mor İle Fuşya Arasındaki Farkı Bilen Bazı Erkeklerde.

Eğer Başkalarının Bağnaz, Kadın Düşmanı, Nefret İçeren Fikirleriyle Miden Boşken Yarışmaya Kalkmazsan Çok Memnun Olurum. Önce Yemek Ye, Sonra Ne B** Yersen Ye!










Eğer Varlığıma Adamak Üzere Milyon Dolarlık Kiliseler/Tapınaklar/Camiler/Sinagoglar/Türbeler Yapmak Yerine Parayı Daha İyi Amaçlarla Harcarsan Çok Memnun Olurum (İstediğini Seç): Fakirliği Ortadan Kaldırmak, Hastalıklara Çare Bulmak , Barış İçinde Yaşamak, Tutkuyla Sevmek, Ve Kablolu Televizyon Fiyatını Düşürmek.

Ben Karmaşık Karbonhidratlı Sonsuz Kudretli Bir Varlık Olabilirim, Ama Hayattaki Küçük Şeyleri Severim. Bana İnan. Sonuçta YARATAN Benim.

Eğer Etrafta Dolanıp Herkese Seninle Konuştuğumu Söylemezsen Çok Memnun Olurum. O Kadar İlginç Biri Değilsin. O Kadar Böbürlenme. Ayrıca Sana İnsan Kardeşlerini Sevmeni Söyledim, Bu İpucu Yetmiyor Mu?



Pastafaryanizm Fizikçi Bobby Henderson tarafından 2005'te kurulan dindir, Dinin kurulma amacı, ABD'nin bazı yobaz eyalet okullarında evrim kuramına alternatif olarak Akıllı Tasarım konusunun müfredata alınması kararını protesto etmekti. Pastafaryan inancındaki Cennet'te göze çarpan iki nokta vardır;

A) Uçsuz bucaksız bira volkanlarıyla doludur.
B) Bir striptizci fabrikası vardır.

Bu dinin kitabının "Alternatif Bir Görüş" bölümünde,
"Akılsız Tasarım" önerisi getirilmektedir. Bu sav dünyadaki bütün sorunlara bakınca Uçan Spagetti Canavarının ilk yaşamı yaratırken alkollü, dikkatsiz vb. durumda olduğu öne sürer.

(bakınız) "Tek Boynuzlu Görünmez Pembe At"
(bakınız) "Pastafaryanizm"



28 Ekim 2007





"Lost"landık !


Ne zamandır erteliyorduk, Nakhar'ımla 24 saat içinde 15'e yakın Lost seyrettik, eğer ben çok müşkülpesent değilsem, X files'in yandan yemişi diyebilirim izlemediyseniz size. Orta+ bir dizi ama basında zevklerine çok güvendiğim insanların bile ağızlarının feci suyunun aktığını görünce daha fazla şey ummuştum doğrusu...

Lost, X files tarzı gerçeküstü konuların sanki bir bütün halinde Closed Box şekilde işlenmişine benziyor, sonuçta nerde kardeşim Six Feet Under'ın yere sağlam basan ayakları, ya da Gizli Dosyalar'ın ilk olma çarpılığı. Bu arada müzikleri ve jeneriği beni hiç çarpmadı, son olarak eklemiş olayım.



Closed Box
; Hollywood’taki senaryo erbabının kullanmayı pek sevdiği bir dramatik yapı numarası. yani, Kapalı Kutu...bu klişe, zıt kişilikli bir grup insanı bir mekana hapsetmek esasına dayanıyor.mesela bir uçak dolusu kazazede ve esrarengiz ada...prensibi basit bu işin: birincisi, o mekandan isteseler bile ayrılamıyor olacaklar. ikincisi, aralarında ciddi çelişkiler olacak ki ortamın baskısıyla iyice gerilip didişmeye başlasınlar. seyirci de patlamış mısırını yiyerek seyretsin.


27 Ekim 2007






Cumartesi Karamizahı !


Bir kadın gazeteci, kadınlarla erkeklerin toplumdaki yeri hakkında bir yazı dizisi hazırlamak üzere bir Arap ülkesine gitmiş. Gözlemleri sırasında ilk dikkatini çeken, kadınların kocalarının 5 adım gerisinden yürüdükleriymiş. Yıllar sonra aynı gazeteci tekrar bir yazı dizisi için gittiğinde bu sefer bir de bakmış kadınlar önden gidiyor, kocaları 5 adım arkalarından geliyor. Bu işe çok şaşırmış, hemen bir kadına yaklaşıp sormuş: “Bu gördüğüm inanımaz bir gelişme. Peki ama bu değişikliğin sebebi nedir?” zavallı kadın cevap vermiş: “Mayınlar!..”



26 Ekim 2007






Memeliler !



1890 lı yıllarda yaşanmış..Yüksek sosyeteye mensup bebekli kadınlar olur olmaz yerde memelerini çıkarıp, çocuk emzirmeye başlamışlar..Aristokratların yemeğinde.. Şık bir otel lobisindeki beş çayında.. Piknikte.. Lüks bir gemi ile yapılan yolculukta..Erkeklerin bir şikâyeti yok tabii.. Modadan asıl şikâyet edenler, doğurma çağı geçmiş olanlar veya çocuk yapamayanlar..Onlar da paranın zoruyla modayı yakalamışlar.. Fakir fukaradan emzirme çağındaki bebeleri kiralayarak..

Ramazan ayında müslüman kesilen, bizim magazin süprüntüleri ne yapıyor son günlerde dersiniz? Bu rezil, memeli, memesiz, omurgasızlar tayfası, hiçte inandırıcı olamayan, yapmacık bir şehit edebiyatıyla gündeme gelmeye çalışıyor olmasın sakın?



Bu yazıyı yazmak sevgili "Selma Erdal" 'ın bir yazısından sonra geldi aklıma, şu meme emzirme olayını da milli çatlaklarımızdan Selahattin Duman'dan okumuştum bir zamanlar.



25 Ekim 2007






Küresel Sıyırma !


Kesin bana geliyorlar, vee "iyi saatte olsunlar" bu sefer misafir edemeyeceğim kadar kalabalık galiba...Rüyamda iki metre boyunda, kapı kadar bir rahibe gördüm, suratı ablak birşey olsa travesti bu rahibe diyeceğim ama, çok sevimli, pek bir güleç, nur yüzlü birisiydi...Bana emanet verdiği anahtarını istedi, ben de buldum ve ona verdim...

Acaba bu bir işaret mi, sonunda kendime uygun bir din mi buluyorum, bu bir davet mi diye düşünmedim değil, ama Tanrı'ya inanıyorum yeter yaa, böyle hiç bir dine inanmadan free takılmak çok iyi bence....

Bilgisayar gene tamirde, ben kuzenimin kullanmadığı bilgisayarına el koydum, bakalım tamirciden ne absürt haberler gelecek bekliyorum...Çok duygusallaştım son günlerde çook, normalde haber ve tv izlemem ama bilgisayarsız kalınca izleniyor, valla izlerken ağlıyorum, pehhh!



22 Ekim 2007







Gaykedi,
Kafayı Yedi !



Bir haftada üçüncü kez tamire giden bilgisayar, hard diskten gelen fare kemirmesini andıran garip ses, siz ona fare değil tazmanya canavarı da diyebilirsiniz, bozuk olduğu söylenen harici ekran kartım, bütün işlerini askere gitmemiş, bilgisayardan biraz anlayan çocuklara yaptırıp, kendisi nette sörf yapan bilgisayarcı esnafı, referandum, terör, Ermeni ve Kürt sorunu, küresel ısınma, kuzey Irak, yaklaşan psikiyatristimin randevusu!...



Keşke Herackles'i dinleyip Macintosh alsaydım, benden olsa olsa Gaykedi değil Gayöküz olur galiba!



20 Ekim 2007






Haftasonu Neşesi !


Yeni peder ilk ayin öncesinde öyle heyecanlanmıştı ki, sonunda gidip başrahipten yardım istedi. Başrahip ona bu tür ayinlerden önce biraz votka içmesini, kendisinini de aynı yola başvurduğunu söyledi. Genç rahip ayine çıktı ve sonrasında başrahibin kendini nasıl bulduğunu öğrenmek üzere odasına girdi. Başrahibin masasında ayini değerlendiren bir not vardı:


Sana votkadan biraz iç demiştim, şişeyi bitir değil.

Yakup bahis olarak ortaya eşeğini koymuştu, kendi kıçını değil.

David Goliath’ı öldürmüştür, bağırsaklarını dışarı çıkarmamıştır.

Bizler haç işaretinden “büyük t” diye söz etmeyiz.

İsa son yemekte ekmeği bölüp “Bunu yiyin, bu benim vücudumdur” demişti, “Ye beni” değil.

Bizler bakire Meryem’den “Abaza Meryem” diye bahsetmeyiz.


19 Ekim 2007






Dominika !


"Bir Norveçli olmak” nasıl olurdu diye düşündüğüm oluyor bazen… Hani üç yıl önce meydana gelen trafik kazasının bile hala konuşulup, kınandığı bir ülkede yaşamak! Nasıl olurdu, en azından sabahları bunca ölümle uyanmamak! Ya da Batı Medeniyeti’nden uzakta, dünyanın öteki ucunda, Güney Amerika’da minicik bir adada, mesela Dominika’da yaşasaydım; kaçabilir miydim böyle acılarından? Bu denli karmaşık, göz koyulmuş, barışmayı bilemeyen bir coğrafya yerine daha iddiasız, doğayla barışık bir yerde yaşasaydım, mutlu uyanır mıydım, sabahlara?

Dominika deyince, Gezi Traveller dergisinde çalıştığım zamanlara kaydı aklım. Dominika adası ile ilgili bir yazı çeviriyordum. Sazlıkların, eğreltiotlarının salkım salkım indiği parlak ırmakların kenarında, asude koylarda oturup, doğayı içime çekerken hayal etmiştim kendimi. Dominik Cumhuriyeti’ni gezmiş bir pilotla yaptığım röportaj geldi sonra aklıma. Bir vesileyle gezgin olmuş insanlarla, gezmek üzerine söyleşiyordum. Pilotun anlattığı hikâye, bugün gibi aklımdadır:

Sıcak güneşin her daim adayı aydınlattığı, insanların yoksul ama neşeli olduğu, minicik bir adada, orta yaşlı ayakkabı boyacısı günün müşterisini beklemektedir. Pilot ona tüm günde ne kadar kazandığını sorar.“5 dolar” der. Ayakkabısını boyatıp, ‘5 dolar’ bırakır. Boyacı teşekkür edip, başlar tezgâhını toplamaya. Pilot hırslı bir kentli olarak sorar “Neden tezgâhı topluyorsun, bir 5 dolar daha kazanmak istemiyor musun?” Boyacı “Ne gerek var ki” der, “bugünkü ekmeğimi çıkardım”

Aycan Sağıroğlu


18 Ekim 2007






Kanatlarımız !


Hiçbir şeyin farkında değildim ben. Annem ve babam çok telaşlıydı. Bu yüzden babam beni 8 yaşında ruh doktoru Atalay Yörükoğlu'na götürüp; 'Bu çocukta bir gariplik var, bir bak bakalım' dedi. Ailemi en çok telaşlandıran şey, bir uçak yapmaya koyulmamdı. Gerçekten uçacağıma inandığım bir uçak yapıyordum. Atalay Yörükoğlu da şunu söylemiş babama; 'Bu çocuğun kanatlarını sakın kırmayın.'

Bir hikaye daha var: İlkokula yeni başladığım yıllar. Okulun bahçesinde dolaşıyordum, öğretmenim beni yanına çağırdı. Koşarak gittim heyecanla. Yaklaştıkça fark ettim ki öğretmenim bana kötü bakıyor. 'Ceplerinde ne var' dedi. Babam terziydi, babamın kalan kumaş parçalarını toplar, onlarla oynardım. Kumaş parçalarını gösterdim. Öğretmen bana tokat attı; 'At bu kumaş parçalarını bu pisliklerle oynama' dedi.

Öğretmenimin bilmediği ve bana sormadığı şey şuydu; onlar sıradan kumaş parçaları değildi. Ben o kumaş parçalarını dünya haritasına yerleştirir ve o ülkeleri ceplerime koyardım. Ben ceplerimde dünyayı taşıdığıma inanırdım. Atalay Yörükoğlu'na bu hikayeyi anlattığımda bana Danimarka'nın yerini sormuş ben de çizmiştim. 'Bunu nasıl yaptın' dediğinde 'Burası Andersen'in ülkesi' demiştim.

Sunay Akın




17 Ekim 2007





Gaykedi !



Dostlar Windows çökerttim gene, altı ay içinde ikinci kez, ama kurdum, ayarları yapıp dönüyorum bomba gibi, miyawlayarak :)


08 Ekim 2007






...Vee
büyük gün
!



Blog Action Day günü 8. ve artık son, tuhaflar ötesi, en akıllara zarar yazım bir yazı altta efendim...




07 Ekim 2007






Çevre & Gaykedi !


Bugüne kadar girdiğim 500'den fazla yazının çoğunda kendimden birkaç mimlenme yazısı dışında pek bahsetmedim, kendi hayatımdan, yaşantımdan örnekler vererek bir dahaki pazartesi gününe kadar 7 gün boyunca çevre sorunu konusunda yazacağım. Bu arada ayın 15'i bütün blogların yazılarını çevre sorunlarına ayıracakları büyük gün dünya da, aman özellikle o gün bir şeyler yapmayı, karınca kararınca da olsa unutmayın.

Kendimi bugüne kadar hep Türk orta sınıfına ait hissetsem, her ne kadar ailecek mütevazi yaşayan insanlar olsakta, galiba ortanın biraz üstünde kalıyor aile yaşantımız. Yıllarca İstanbul'un çok merkezi bir yerinde ana cadde üzerinde bir apartman dairesinde, konserve kutusu gibi başka ailelerle üst üste yaşadık.

Giriş katında olan evimizle ilgili aklımda en çok kalan şey bütün dairelerin hergün ister istemez defalarca bastığı kapı otomatiğinin o rahatsız edici sesi ve milli takımın yada derby maçların, şampiyonlukların sonrası nerdeyse sabaha kadar araba kornasından milletin bağrışmasından uyuyamamak.









Bizimkiler yaşlanınca ve artık emekli olunca haklı olarak tavuk bakabilecekleri çiçek, sebze yetiştirebilecekleri, bahçeli bir ev arayışına girdiler, yaklaşık on senedir, İstanbul'da, en yakın markete yürüyerek 10-15 dk uzaklıkta olan ikibin metrakere bir arazi içine yapılmış tek katlı ağaçlardan zor görünen kendimize ait bir evde yaşıyoruz. (resimlerini ilk defa ekledim aşağıda linki var)

Bahçeli tek katlı mütevazi bir evde doğa içinde yaşamak neden lüks bu şehirde (ve dünyanın çoğu şehrinde) bunun üzerinde düşünmemiz gerek. Bu dünyanın bazı gelişmiş ülkelerinde lüks değil, böyle bir evin oralarda lüks olması için, 150 metrakare değil, en az birkaç katı büyüklükte ve havuzlu olması gerekiyor ama konumuz bu değil.

Eğer zamanında gecekonduya ve 2-3 kattan fazla binaya izin vermeyip, toplu taşımaya fazla önem verseydik başarabilirdik bunu ülke olarak, ama tabi artık çok geç. Bu arada bizim evin etrafındaki villalar ve siteler yanında bizim site kümes gibi kalıyor ama tabiki hiç umurumda değil, hatta bana gurur veriyor bu, çünkü tamamen helal parayla alınmış, o etrafımızdaki evlerin çoğunun sahibi gibi kara parayla değil, yarın devam edeyim çevreyi korumak için aile olarak neler yapıyoruzdan başlayarak...



Kişisel resimlerimin, yüzünü tam göstermediğim için özür dilerim, ama internet ortamında çoğu blog arkadaşımın başına, sapıklar yüzünden gelmeyen şey kalmadı, blogunu silen mi istersiniz, davetiyeli yapmak
zorunda kalan mı. Herneyse toplu halde hepsi 'şuradalar' resimleri üzerlerine tıklayarak büyütebilirsiniz.


Kişisel olarak doğayı korumak için neler yapabiliriz 8 yazılık seriye "şuradan başlayabilir", sonraki yazı linkine tıklayarak bir sonraki yazıya geçebilirsiniz.








Neler Yapabiliriz (VIII)


...ve son söz gülmeyin ama (annemin pek hoşuna gitmesede) çevreyi koruma için yaptığım komik birşey :) evdeyken çişimi bir kaba biriktiyorum ve kap dolunca onu gidip her gün bir başka ağacın dibine boşaltıyorum, bu ağaçlar için çok faydalı olduğu gibi kendimi çişle de olsa doğayla çok bütünleşmiş karışmış hissediyorum :) artı her yıl yaklaşık bir tondan fazla atık suyu doğaya faydalı bir şekilde kazandırmış oluyorum :)

Tabi yavru ağaçlara torpil yapıyorum, onlara daha sık döküyorum, çok beslenmeleri güçlü olmaları için :) ama korkmayın sebzelerin, maydanozların, taze soğanların üstüne falan atmıyorum :) bahçemizde yaklaşık 60 ağaç var ve her ağaca iki ayda bir vitaminlenme sırası geliyor :)

aslında bizimkileri ikna edebilirsem evdeki üç klozetten birini sırf çiş toplamak için dizayn etmek gibi çevreci zihni sinir procelerim de var :) bu arada sadece bunu benim yapmam bile bir yılda eve aldığımız şu büyük su damacanalarından 50 adet demek, küçük görmeyin yani :)

bir günde size hayatında hiç hayvan görmemiş babamın akıllara zarar inek koyun yetiştirme denemelerini anlatırım, çok komik :) doğa kimlerine göre tanrıdır, tanrı ve doğa sizinle olsun....







Neler Yapabiliriz (VII)


Babamın tıraş mekinesinden, el fenerine kadar, bizim evde herkes sarj edilebilir pil kullanıyor ve unutmayın pil kadar çevrenin amına koyan bir şey daha yok. Çöpe atılan her pil bir tür bomba, bütün gelişmiş ülkeler onları asla çöpe atmıyor ve pil toplama noktalarında ayrı olarak topluyor, bizde daha telafuzu bile yok.

Birde cam kavanozunu, konserve tenekesini, kağıdını, plastiğini ayrı ayrı poşetlerde biriktirip değerlendiren Avrupa'dan biz daha zengin bir ülkemiyiz ki buna tenezzül etmiyoruz.

Dünyada geri dönüşüm gibi ciddi bir konuyu sadece çingene vatandaşlarıyla üstün körü halletmeye çalışan başka kaç tane daha ülke var :( Kelle başına milli geliri 32 600 dolar, nüfusu sadece 9 milyon olan, ve dünyanın en yeşil ülkesi İsveç'te bırakın evleri sokaktaki çöp kutularının bile hepsi bölmeli, belediye de ona göre toplayıp değerlendiriyor.







Neler Yapabiliriz (VI)


Araba merakım hiç olmadı, daha çok bilgisayar, elektronik, kitap, dergi, kültür sanat, müze ve yemek gibi şeyler ilgimi çeker. Ehliyetimi yeni aldığımda kardeşimin biraz büyükçe olan arabasını ilk sürüş denememde duvara çarpmamın da etkisi olabilir bunda, ne yapayım yahu sürüş dersi verirken bize küçük arabalarda ders vermişler ve dönerken açıktan almayı tembihlemişlerdi :)

Tek lüksüm sevdiğim insanla yada dostlarıma beraber ayda birkaç defa farklı bir restaurantta yemek yemek, değişik ülkelerin mutfaklarını denemek. Bu yemeğe verdiğim parada genelde kişi başı birkaç içki dahil 50 ytl'yi geçmez.

Eski bilgisayarım Toshiba dizüstünü tam 10 sene kullandım, cep telefonum Nokia 6600 ama bana yetiyor, maillerime bile bakabiliyor, bu arada milyarlık cep telefonlarının meraklısı olupta doğru dürüst sms bile çekemeyen sonradan görme insanlara gıcık oluyorum.







Neler Yapabiliriz (V)


Kağıt peçete ve havlu, her kullanmak zorunda kaldığımda aklıma ağaçlar, ormanlar gelen biri olarak, bir restaurantta gördüğüm çok şık bir uygulama uygulama acayip hoşuma gitti. Lavabonun yanına sevimli bir yayvan sepetin içine elbezi boyutlarında kesilmiş bir sürü küçük havlu koymuşlar, kullandıklarını atman için yerede boş sepet daha.

Sonra tabi tekrar yıkanıyor ve kullanılıyor bunlar. Bu sayede eve sadece tuvalet kağıdı alabilir, peçete ve kağıt havlu sokmamış oluruz. Çünkü bunların üretiminin bırakın ağaç israfını çok ciddi kimyasallar ve tonlarca su ve enerji tüketimiyle yapıldığını duymuşsunuzdur. Bu arada mutfakta meyva sebze yıkadığınız el tasında ki suyu dökmeyip evdeki çiçekleri sulayabilirsiniz, aklınızda olsun dostlar.







Neler Yapabiliriz (IV)


Arap, Hint, Türk yani doğu toplumlarının ve kadınlarının çılgınca altın merakı beni her zaman üzmüş ve düşündürmüştür, zaten yeniden eritilip değerlendirilmese bile topraktan bir gram altın elde etmek o kadar zahmetli, enerji gerektiren ve doğaya zararlı bir süreç, altının değeri de toplumlarda büyük oranda psikolojik ki insan üzülmeden edemiyor....Beni bu düşüncelere iten ara sıra taktığım altın bir küpem, çok mu ince düşünüyorum bilmiyorum ama ince düşünmeliyiz insanları ve doğayı seviyorsak öyle değil mi?..

Anneciğimin ben kendimi bildim bileli takdığı altın küpesi ve evlilik yüzüğü dışında, hiç böyle bir merakı olmadı, bu yüzden çok takdir ediyorum onu. Zaten hiç düşündünüz mü kullandığınız yüzük, küpe, kolye, bileklikteki altının geçmişini?...Karışa karışa, bozdurularak el değiştirerek, eritile eritile, şekilden şekile insanlığın ta barbar çağlarına kadar gittiğini...

Küpenizde bir mezar soyguncusunun kerpetenle söktüğü bir ölünün altın dişinden bir parça olabileceği yada nişan yüzüğünüzde bilezikleri için öldürülen, hamile bir kadının gerdanlığından kalıntılar olduğu düşüncesi, belkide vahşice katledilen yaşlı bir ninenin düşmanın ganimeti sayılan kefen parası birkaç altın lirası? Velhasıl doğayı ve insanları seviyorsak eğer şu altın denilen şeyden şeytan görmüş gibi kaçmalıyız arkadaşlar!







Neler Yapabiliriz (III)


Mesela eskiden her evde bulunan metal kurmalı çalar saatler vardı ve bozuldu mu saat tamircisine gider tamir olurdu, oysa günümüzde aşklar, ilişkiler, evlilikler, dostluklar bir sürü eşya ve o saatler dahil herşey artık tüket at oldu ve kalitesizleşti, şimdi marketten 5-10 ytl ye plastik ve pilli bir masa saati alıyorsun, bozuldu mu yallah çöpe, ki çoğu 1-2 sene gitmiyor, nalları dikiyor, olan doğaya oluyor :(

Marka takıntımız hiçbirimizde yoktur aile olarak, bir parfüme 100-150 ytl vermem asla, aynı markanın gazsız deodorantını alırım ve genelde en pahalı parfümün orjinal deodorantı 25-50 ytl arasındadır. Mağazada 300 ytl olan bir montun aynısını başka bir etiketle terkos pasajında ihraç fazlası olarak, belki görünmeyen küçük bir defosuyla 30 ytl'ye bulabileceğimi bilirim. Bu ülkede bir ay boyunca, üstelik sevine sevine en ağır işlerde 300 ytl ye çalışacak insanların olduğunu asla unutmam.

Newsweek dergisi moda ve kültürel konular yazarı Dana Thomas geçenlerde bir kitap yayınladı. Kitabın adı, Lüks Cilasını Yitirdi'de bakın ne diyor; Lüks piyasası bir yalan, hile, hatta sahtekarlık piyasası. Nedeni, malların satış fiyatını hak etmeyen bir kalitede üretilmiş olması."Oysa eskiden böyle değildi" diyor.










"Eskiden, mesela 19. yüzyılda, 20. yüzyılın ilk yarısında daha pahalı bir şey almak, o parayı gerçekten hak eden, ona değecek derecede iyi, nitelikli, farklı, istisnai bir şey almaktı. Geçen yüzyılın son çeyreğinde bu değişti. Artık gerçek modacılar ve moda zanaatkarları değil, piyasaya işadamları hakim oldu."

Yirmili yaşlardayken büyük ve kaliteli bir müzik setine çok merak sarmıştım, 15 sene önce ilk kazandığım paralardan biriyle, gittim resimde sadece yarısını gördüğünüz kat kat kocaman Pioneer müzik setini dünyanın parasını vererek satın aldım, cahillik işte, sesini bu güne hiç sonuna kadar açamadım, en fazla çeyrekte dinliyorum genelde.

Bugün nerden baksan bir kaç milyarlık bu setin yerine, o zaman gidip neden, gene aynı markanın daha küçük bir modelini, bir kaç kat daha ucuz fiyata satın almamışım kendime halen şaşarım, sanki diskotek açıcam evde, gençlik ve görgüsüzlük işte :)






Neler Yapabiliriz (II)


Hepimizin evleri merak edip aldığımız ama kullanmadığımız eşya, araç, gereç, kıyafet v.s şeyle dolu, tüketim konusunda şu maymun iştahını bırakmalıyız artık, her boka merak ediyoruz, ne varsa! Mesela ben koşu bantı aldım, bir hafta sonra sıkıldım bir daha kullanmadım.

Ama genede bu istisna bir durum diyebilirim genel olarak ailecek ihtiyacımız olmayan şeyleri sevmiyoruz, bu yüzden bizim evimizde hiç vitrin denilen şey girmedi, annem'e göre kullanmadığı tabak, çanak, bardakla süslenen bu mobilya gereksiz çünkü. Bir arkadaşım evdeki dev vitrinde annesinin biriktirdiği yüzlerce kullanılmayan gereksiz eşya depremde kırılınca, sevindiğini oh olsun diyerek anlatmıştı yıllar önce bana :)


Ailecek eski eşyaları değerlendirmeyi seviyoruz diyebilirim, resimlerde gördüğünüz benim odamdaki bilgisayar masası, aslında salondaki eski tv sephamız, odamda solda gördüğünüz sarı çekmeceli dolapta, benden daha yaşlı, annemlerin ilk evlendiklerinde 35 sene önce aldıkları mobilyalardan, akvaryumun altındaki sepha eski müzik setimin dolabı mesela.

Geçen günlerde Nakhar annesiyle çıktığı tatil dönüşü benim annem'e gümüş bir süs çaydanlığı getirmiş, ona tatilden bir kaç kilo yöresel peynir, mahalli tatlı yada köy sebzesi getirseydi annemin daha çok sevineceğini söyledim, çünkü kullanılmayan eşyadan hoşlanmadığını anlattım :) yarın şu tüketim konusuna biraz daha devam edelim.






Neler Yapabiliriz (I)


Doğayı korumak için en başta et yememeye çalışıyoruz aile olarak, haftada bir balık yada tavuk, belki birde köfte dışında. Et kadar çevreye zararlı birşey yok biliyorsunuz, 10 et yemeyen insanın doyacağı doğa parçasından elde edilen ürünle ancak 1 et yemeyi seven kişi beslenebiliyor. Olayın basit izahı, bir bitkinin büyürken bir hayvana göre çok daha az su ve kaynak kullanması, çevreyi milyarlarca besi hayvanı gibi kirletmemesi aslında.

Japon'ların, temmuzda yayımlanan bir araştırmasın da, et tüketiminin azaltılmasının küresel ısınmayı yavaşlatabileceği, bir kilogram etin üretiminin, üç saat araba kullanıp bu arada evdeki bütün ışıkları açık bırakmakla verilen zararla eşdeğer olduğu bulunmuş.

Bizim evde enginardan, kerevize, karalahanaya kadar genelde bol bol her çeşit ot sebze pişer, Yunan göçmeni olan amcamın hanımı da sağ olsun bu konuda anneme çok şey öğretmiştir, biliyorunuz Rum'ların ot kültürü müthiştir.









Bu arada ben etten vazgeçemem diyenler, mesela köfte yada kıymalı birşey yaparken, kilosu büyük marketlerde 3-4 Ytl'ye satılan soya fasülyesinden yapılan soya kıyması alıp (aklınıza marketlerde satılan ucuz dandik et gelmesin, bu Ülker ve bir kaç markanın ürettiği, iri bulgur gibi tamamen bitkisel birşey, suda ıslatınca, kıyma görünümü alıyor) evde yarı yarıya gerçek kıymayla karıştırıp, hem ucuz hem sağlıklı bir kıyma elde edebilirler, ve üstelik bu karışımın tadının ayırdına en et düşkünü insan bile varamaz, ayrıca yağ ve kollestrolü de yarı yarıya azaltmış olursunuz.

Biraz tecrübe kazanınca tamamen %100 bu kıymayla da nefis yemekler yapabilirsiniz. Benim Amerika'nın en et düşkünü bölgesinden gelen Teksas'lı misafirime bile gerçek et zannettirmişliğim var bunu :) mesela biraz soya kıyması 1-2 domates, yeşil biber, soğan yada sarmısak ve kafanıza göre baharatı bir tavada sote edip nefis makarna sosu yapabilirsiniz. (ayrıca bilginize; soya eti de satılıyor marketlerde, kuşbaşı oluyor ıslatınca bu ürün aynı soya kıymasında olduğu gibi)

Birde bu olayın vicdanı rahatlatan yönüde var ayrıca, ilk Hindu kanun koyucusu Manu şöyle yazmış yüzyıllar önce "Etin yaşayan varlıklara kötülük yapılmadan elde edildiği asla kabul edilemez, ve eğer bir kişi gelişmiş varlıklara zarar verirse cennetin mutluluğuna ulaşamaz"....ve unutmayalım Hz. Muhammed'in ilk ve en önde gelen müritlerinden birisi olan kendi öz yeğeni, izleyicilerine "midenizi hayvanlar için mezar haline getirmeyiniz" tavsiyesini vermiş.


06 Ekim 2007






Cumartesi Neşesi !


Adamın biri, küçük bir çocuğun kucağındaki köpekle, bir polisin ceketini çekiştirip durduğunu görmüş. Çocuk polisin ceketini çekiştirdikçe, polis de çocuğu eliyle itip duruyor ve bağırıyormuş:

- Git başımdan defol...


Çocuk, kucağındaki köpeği göstere göstere polisin hem ceketine yapışıyor, hem de bir şeyler anlatmaya çalışıyormuş. Sonunda çocuğun ensesine hafif bir tokat vurmuş polis ve elinin tersiyle de:

- Git hadi git, diye itmiş çocuğu.


Adam çocuğu kovan polise sinirlenerek, polisin yanına gidip:

- Ayıp ayıp, demiş; nasıl itip kovabiliyorsun sana sığınan bir çocuğu?


- Siz, demiş; çocuğun ne dediğini ve ne istediğini biliyor musunuz?

Ne diyebililir ki demiş adam:


Kucağındaki köpekle evlenmemi istiyordu, başıma musallat oldu, ne olur kocası ol bunun diyor; kucağındaki itin yavrularının polis köpeği olmasını çok istiyormuş..


05 Ekim 2007






Elektrikli Beyin !


Bundan dört yıl kadar önce (1964) yılnda New York'ta bir petrol kumpanyasına davet edilmiştim. Gökleri tırmalayan bir yapının çeşitli bölümlerini gezerken, bilmem kaçıncı katta bir daireye girdik. Aklımın ermediği türden bir sürü aygıt dizilmişti salona...Dediler ki:

-Dünyanın her yanındaki kollarımızdan, şubelerimizden gelen bilgiler işte burada değerlendirilir...

Bu gün Amerika'da 40 bin, Batı Avrupa'da 6 bin bilgisayar vardır; bu olağanüstü farkı gözler önüne seren Batılı yazarlar diyorlar ki:

-Matematikçilerin yüz yılda yapabilecekleri hesapları yarım saatte yapabilen bu aygıtların iki kıta arasında dağılımı Amerikan kudretini ortaya koymak için yeterlidir. Bilgisayar giderek çoğalacak ve iş hayatının her kesimine girecektir.

İlhan Selçuk'un yaklaşık 40 sene önce yazdığı bir yazıdan alıntı. O zaman Türkiye'de sadece bir tane bilgisayar var, o da Karayolları Genel Müdürlüğü'nde. "İşte buradan" resmini görebilirsiniz. Biraz daha bu bize gelen ilk bilgisayardan bahsedelim.










Bundan tam 40 yıl önce; bir Eylül günü, büyük bir itina ile Ankara’ya, yol hesaplarını kolayca yapsın diye, taa Amerika’dan uçakla getirildi. Bir insanın 20 günde yaptığı işi, bu gürültülü makine tek başına bir saatte yapınca herkes hayretler içinde kaldı; ve insanlar O’na hemen bir isim buldu: Elektronik beyin.

O’nu görenler önce ne olduğunu anlayamadı. Garip bir görüntüsü vardı... O güne kadar gördükleri makinelere pek fazla benzemiyordu. Bir kere çok ağırdı. Sonra bir devlet dairesine yakışmayacak komik bir hali vardı. Sanki yanıp sönen 2 bin kadar lambasıyla, Karayolları yerine Lunapark’a daha çok yakışır gibiydi.

Elektronik Beyin, artık ülkenin tek eğlencesiydi. Basın O’nunla ilgili haberleri manşetten veriyor, karikatürlere konu oluyordu. Çetin Altan Akşam Gazetesi’ndeki köşesinde, “Biz Allahın verdiği beyni kullanamazken, Amerika’nın verdiği beyni nasıl kullanacağız?” diye soruyordu.


04 Ekim 2007





Komünist,
Kilise Danışmanı
!


"Dünya, aç olduğu için uyuyamayanlarla, açlardan korktuğu için uyuyamayanlar arasında ikiye bölünmüş durumdadır"... demiş fakir ülkelere yardım kampanyaları ile ünlü 1921-1997 yılları arasında yaşamış Brezilyalı eğitimci, pedagog, Dünya Kiliseler Birliği danışmanı ve komünist Paulo Freire.

Bu ülke de bu işlerin, fakir fukaraya bir koli ramazan kolisi dağıtmakla düzelmeyeceğini artık anlayan imam görmek dileklerimle yazıma devam edeyim, bugün kullandığım Leman dergisinin fakir, işçi, köylü, gariban tiplemelerinden fırlamış gibi görünen fotoğraf, Mersin Anamur'da yaşayan dünya çapında ödülleri olan bir fotoğraf sanatçımız Erdal Kınacı'ya ait efendim...

National Geographic’in düzenlediği uluslararası fotoğraf yarışması’nda bakınız "şu resimle" de kendisi on binlerce resim arasından dünya birincisi olmuştu, herneyse konuyu dağıtmadan lafımı fakir fukara hakkı yiyen varlıklı insanlar için Hz. İsa'nın bir sözüyle bitireyim ; "Ben fakire acırım, ama zengine daha çok acırım"




Bana bugün yazdıklarım her nedense, serbest çağrışım diyelim Küçük İskender'in daha önce yayınladığım "şu manyak şiirini hatırlattı.


03 Ekim 2007






Tepişen Boğa !


Çekilen film başına en çok sinema eleştirmeni bizde...Elde edilen başarılar ve ekonomi göz önüne alındığında en çok spor yazarı bizim ülkede...

En çok tv kanalı bizde...Milli geliri 5 bin dolar olup bu kadar ekonomi programı başka hangi ülkede var bilmiyorum...Gördüğünüz üzere "sığ sularda tepişen boğalar" gibiyiz.

Mansur Forutan bunları yazmış üzerine alınmasın kendisini severim ama köşe yazarı enflasyonu da var bu ülkede kesinlikle, öyle dandik yazılar yazıyorlar ki onlara 5 bin basacak ne blogcu arkadaşlarım var benim yahu! ben sığ sularda tepişen boğalardan çok "çingene çalıyor, deli oynuyor" diyorum :)


02 Ekim 2007






Her Sabah !


Sabah 7 oldu mu saat başlar çalmaya. Her Allah’ın günü. Sonra bir beş dakika daha tembellik uykusu. Ardından mahmur adımlarla banyoya gidilir, yüz yıkanır. Ve hayat yeniden kurulur. Her sabah.

Bu, aşağı yukarı Çankırı’daki Emin Efendi için de böyle. Çankaya’daki Abdullah Gül için de. Deniz Baykal da sabahları kahvaltı ediyor, üniversite öğrencisi Ayşe de. George Bush da dişini fırçalıyor, Usame bin Ladin de.

Peki ama birbirine zıt ve birbiriyle çelişiyor gibi gösterilen yaşam tarzları nerelerde birbirlerinden ayrılıyor? Belki de türban serbestliği ve laikliğin birbirinin oxymoronu gibi gösterildiği bugünlerde bunu tartışmak gerek...










Örneğin Tayyip Erdoğan evinin içinde nasıl bir erkek? Ev işlerine yardım eder mi? Çocuklarıyla her konuyu rahatlıkla konuşur mu? Emine Erdoğan akşamları evde nasıl dolaşır? Uyanır uyanmaz türbanını mı takar? Erkek görevlilerin yanına nasıl çıkar?

Olcay Baykal en çok hangi filmi sever? Deniz Baykal yemek yapar mı? Evlilik öncesi flörte nasıl bakar? Misafirleri ağırlama ritüelleri nasıldır? Tüm bunları bilmemiz gerek.

Bunları bilirsek biri Plüton diğeri Jüpiter’den gelme gibi gösterilen yaşam tarzları arasında benzerlikler bulabilir ya da onların tamamen farklı olduğuna kanaat getirebiliriz.

Hangi yaşam tarzının bize daha yakın olduğunu anlayabiliriz. Ya da belki de birbirlerinden pek de farklı olmadıklarını görürüz.

Nagehan Aşçı


01 Ekim 2007





Algının Kapıları !

Bu günkü konumuz, dünyada artık batı - İslam zıtlaşmasıyla, iyice sorun olmaya başlayan, Hz. Muhammed karikatürleri efendim. Bir parça batının kötü niyeti, biraz İslam fobisi ama büyük ölçüde İslam ve Hristiyanlığın resime-heykele ve dinsel mizaha tamamen ayrı pencerelerden bakmasının ürünü olan ah şu karikatürler, ve özellikle modern sanat adına yapılan ürünler...

Hristiyanların, çok yerde karşılarına çıkan, internette binlercesi dolaşan İsa, Tanrı, Meryem Ana karikatürleri, fotomontajlarına, fıkralarına v.s alışık olan zihinleri Müslümanların verdikleri aşırı tepkiyi anlamlandırmakta çok zorlanmakta.

Size bu konuda, geçen gün internette rastgele gezerken karşıma çıkan ve beni çok güldüren, sadece bir dakikalık "şu youtube linkini" veriyorum, hatırlatayım esas ilginç ve komik yeri en sonunda, bu arada dün okuduğum beni kafadan koparan bir Zekeriya Beyaz hoca açıklaması ekleyeyim yazımın sonuna, "Eğer bir şeyi örtüyorsa, en kutsal ve önemli şey, baş örtüsü değil, dondur" :)