31 Temmuz 2007



Nereden Nereye !

Tarihçi Z. Oldenbourg'a göre bir zamanlar Bağdat'a kıyasla 'Paris, Londra ve Milano modern taşra kenti düzeyinde bile değildi. Afrika köy ve kasabalarından biraz halliceydiler'.

Tüm Avrupa için durum böyle değildi. Londra çamurlu nehrin kıyısındaki birkaç kulübeden ibaretken, biraz uzaktaki Kurtuba, Granada ve Sevilla serpilen metropollerdi ve kıtaya ilk üniversitelerini, sokak aydınlatmasını, kaldırımları ve parkları sunuyorlardı...

Yukarıda ki satırlar Sümeyye Ganuşi'nin The Guardian'da çıkan bir yazısından. Avrupa'da İlk üniversiteler Müslümanlar kovulmadan önce onların öncülüğünde Endülüs kültürüyle içiçe olan İspanya' da görülüyor.







Peki dünyada ilk üniversitenin Abbasiler döneminde halifelerin oturduğu Bağdat'ta 11. yüzyılın ilk yarısında açıldığını biliyor muydunuz? İlk üniversiteler büyük camilerdi. Öğretmenler caminin kenarına oturur ve ders verirlerdi.

Bu gün İslam dünyasının perişan haline bakıp, Amerika Batı ve İsrail'i suçlama kolaycılığına kaçmak işin en kolayı, lütfen unutmayın 100 sene önce de Arap'lar geri kalmışlıkları için Osmanlı imparatorluğunu suçluyorlardı.

Sizce olay bu kadar basit mi, İslam dünyasının çuvaldızı başkasına batırmadan önce, iğneyi kendisine batırması ve bir değil, bir kaç tane Atatürk gibi aydınlanmacı lider çıkarması gerekmiyor mu?


30 Temmuz 2007






Gay
Francisco !



"Gay'sen Amsterdam'da evlen San Francisco'da yaşa", "San Francisco'da abazan kalmamak için en iyisi biseksuel olmaktır", "bu kentte yerde para bulursan aman almak için eğilme tuzaktır", "Amerika'nın Bursa'sı" gibi hakkında geyikler yapılan bu kentin neden çok gay barındırdığı hakkında çeşitli bilgiler var.

Zamanında homoseksüelliğin bir akıl hastalığı olduğu düşünüldüğü için Amerika genelindeki birçok gayin San Francisco'daki akıl hastanesine gönderilmesiyle bir popülasyon oluştuğu, bu şahıslar hastaneden çıkınca da San Francisco' ya yerleşmeyi uygun gördüğü söylenenler arasında, ama ben size "Hayatın El Kitabı" isminde, 500 merak edilen sorunun cevaplandığı bir kitaptan " San Francisco Neden Eşcinsellerin Kenti Olarak Biliniyor" maddesinden şu bilgileri aktarayım;







Bu kentteki gay yoğunluğunun tarihsel bir nedeni var. olay ta 18. yüzyıla kadar gidiyor. O dönemde bu bölgeye altın aramaya gelen maceraperestler, uzun yıllar kent ve toplumsal yaşamdan uzak kalıyor ve aynı cinsler arasında yakınlaşma oluyordu. Bu kentteki ilk gay clubu 1900 yılında açılmıştı.

İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra San Francisco kenti bu kez, eşcinsel asker emeklilerinin akınına uğradı. Kentteki göreceli özgürlük ortamı, bu tür ilişkilerin gelişmesine katkıda bulundu. San Francisco, 1964 yılında Life dergisi tarafından "Gaylerin Başkenti" ilan edildi.



29 Temmuz 2007




Cinler !

18 Mart 1918'te işgal donanması Çanakkale'yi geçemez ama, Avustralyalı Henry Stocker kaptanlığındaki "AE2" kodlu denizaltı Boğaz'ı aşarak Marmara'ya çıkmayı başarır. Onun açtığı yoldan 9 İngiliz ve 1 Fransız denizaltısı daha Çanakkale'yi geçerler.

İngiliz denizaltıları gemilerimizi batırmakla kalmaz, bir tanesi İstanbul'a saldırarak Tophane'yi torpiller. Bu gelişme üzerine müttefikimiz olan Alman'lar "U21" denizaltısını İstanbul'a gönderirler.

Alman denizaltısını ziyaret eden arkeolog E. Unger, bir kayığı olup olmadığını sorar vatandaşına. Kaptanın "Ne yapacaksın kayığı? Hem her taraf kayık dolu!" demesi üzerine, Alman arkeolog, araştırma yapacağı yerin cinli olduğunu düşünen Türklerin kayıklarını vermeye yanaşmadığını anlatır.







Bunun üzerine kaptan, kayığı olmadığını ama isterse denizaltıda şişme bir bot bulunduğunu söyler. Bu habere çok sevinen Unger, botu kaptığı gibi, çalışma yapacağı mekana doğru yola koyulur. İçi bir arkeoloğun nefesiyle dolu olan o bot sayesinde Yerebatan Sarnıcı'nın ilk planı çıkarılır.


Yukarıdaki satırları Sunay Akın'dan okudum. Bu yazıda ilgimi çeken, denizaltıların, şişme botların yapılabildiği bir dünyada, bir arkeoloğun koca İstanbul'da, cinlere inanan ahali yüzünden, kayık bulamaması oldu. Bu millet halen cinlere, hacılara, hocalara, kadınların saç telinin görünmesinin günah olduğuna, şeytan taşlamaya v.s inanmıyor mu sanki. Çok yazık, pek de ilerleyememişiz, Cumhuriyet'in bütün aydınlanma çabalarına rağmen!


28 Temmuz 2007



Cumartesi Neşesi !

Yıılar önce tanıştığımda, üniversite de okuyan, iki sevimli gay kardeş O. ve U.'ya ithaf ediyorum bu haftaki cumartesi neşesini.

Bir gün çocuklardan biri babasına gidiyor ve:
- Baba ben eşcinselim, ben oğlanlardan hoşlanıyorum.
Babası saşırır ve hemen bağırmaya başlar:
- Ne? Eşcinsel mi?
Bunu diğer çocuğu da duyar:
- Baba sana bir şey diyeceğim
Baba:
- Söyle oğlum, aslanım.
Oğlan:
- Bende eşcinselim!
Baba sinirden ne yapacağını şasırır ve bağırmaya başlar:
- Bu evde kadınlardan hoşlanan yok mu?
Kızı hemen atılır:
- Var babacığım, BEN...


27 Temmuz 2007





Bamya Sevmeyenler !


Gay argosunda bamya küçük penis demek olsa da inanın benim ki o yüzden değil, ama annem ne kadar güzel usulünce bamya yemeği yapsa da, çok severek yemem bu sebzeyi. Annecik son birkaç senedir bamyayı çok değişik bir şekilde pişirmeye başladı. İşte Gaykedi'den size ilk defa çok kolay bir yemek tarifi.

Bamyaların diplerini usulünce temizliyorsunuz, serçe parmaktan küçük olan körpeleri bütün olarak, daha büyük ve kartları yukarıda resimde görüldüğü gibi yuvarlak yuvarlak doğrayıp, bol yağda karartmadan hafif kızartıyorsunuz. Eğer illa kızartma olmasın diyenler yağa bulayıp fırında da kızartabilirler zannediyorum, ama biz hiç denemedik söylemesi.







Bu usulde bamyalar olağanüstü canlı yeşil bir renk alıyorlar pişince, bunu sarmısaklı yoğurtla yiyebileceğiniz gibi, kırmızı-beyaz etin hatta balığın yanında çok hoş değişik bir garnitür olarak kullanabilirsiniz. Çünkü bildiğimiz o bamya bambaşka bir tada ve görüntüye bürünüyor ve kesinlikle en ufak bir sümüksülük kalmıyor... Ama benim önerim aşağıda vereceğim usul domates sosuyla birlikte çıldırtıcı lezzette orjinal ve basit bir yaz yemeği olarak tüketmeniz.

Domatesleri istediğimiz şekilde dilimliyoruz, eğer küçük domateslerse yuvarlak dilimler daha şık duruyor... tepsiye diziyoruz, fırının üstüne yakın koyuyoruz ve sadece fırının üstünü açarak, domatesleri mangal yapar gibi yanık yanık olana kadar karamelize ediyoruz, pişince hiç tuz atmadan üstüne bol bol kararınca soya sosu döküyoruz...Servis tabağına bolca bu sosumuzdan ve biraz da bamyalardan koyarak sıcak sıcak servis ediyoruz.. isteyen bu yemeğin yanına dediğim gibi balık, kırmızı ya da beyaz et hatta köfte de koyabilir tabi... Afiyet olsun.




Döndü !

Sağ gösterip sol vuran, sol gösterip sağ vuran, ama en önemlisi bizi düşündüren "Herackles", bloguna altı ay sonra döndü...Kendisine aramıza tekrar hoşgeldin diyorum.

26 Temmuz 2007



Spagetti Tohumu !

"Televizyon, ilk gerçek demokratik kültürdür," diyor Clive Barnes, "herkese açık olan, insanların istekleriyle oluşturulan bir kültür. İşin korkunç yanı ise insanların ne istedikleridir."

Televizyon tarihinde en büyük yalan şaka olsun diye söylenmişti. BBC'de 1 Nisan 1957'de yayımlanan "Panorama" programında, Richard Dimbleby, İsviçre'nin güneyinde spagetti yetiştirildiğini ileri sürdü. Dallarından spagetti sarkan ağaçlar ve spagetti toplayan köylüler gösterdi.

BBC'nin telefonları kilitlendi. Herkes nereden spagetti tohumu bulabileceğini soruyordu. Yanıt aynıydı: "Tohuma gerek yok. Toprağa biraz spagetti gömüp bol bol domates suyu vereceksiniz." O hafta domates suyu satışları tavana vurdu. Avrupa'da bu tür olaylara yılda bir kere rastlanıyor. Bizdeki bazı televizyonlar için ise her gün 1 Nisan.

"Deliye hergün bayram" demişler, yazı yaşlı çınarımız Ülkü Tamer'den...Gaykedi


25 Temmuz 2007



Yeter
Ayol !


Her yer siyaset yeter ayol, şiştik valla, biraz neşemizi bulalım, bu hanım ağbilerimizin, Latin Amerika yöresinden kısa show'unda, dolaptan çıkanlara* ve gay aksanıyla İspanyolca'nın sevimliliğine özellikle dikkat, koca "kızlarımızı izlemek için buyrun youtube linkimiz", iyi eğlenceler.


* dolaptan çıkmak, "coming out of the closet", yada kısaca "coming out" olarak da bilinen, "gay" kelimesi gibi neredeyse bütün dillere yerleşmiş, eşcinsellerin dostlarına ve çevresine açılmasını anlatan ingilizce kökenli terim..







Düzcinseller; dolaptan çıkanlara ''bilmem kim, sen biliyor musun, gay'' derler..

Şu bilmem kim, dolapta yaşayan, dışarı çıkmamış, açılmamış bir gay ise; '' yaa biraz efemine, ama kibar çocuk...bir tuhaf halleri var ama gay oldugunu zannetmiyorum... bana söyledi kız arkadaşı varmış'' falan denir...

bu son paragraf homolojide janissaire arkadaşımızın yaptığı yorumdan...


24 Temmuz 2007



Eşşek !


Ormanda yeni kralı belirlemek için seçim yapılıyormuş. Eşek çok iyi kulis yapmış ve seçimi kazanmış. Seçimin ertesi günü, ormanda gezintiye çıkmış. Bu arada "gerçekten kral seçildim mi, yoksa bu bir rüya mıydı" şeklindeki kuşkusunu da gidermeyi amaçlıyormuş.

Ağaçların arasına ilerlerken, ilerideki bir ağacın altında uyuklayan bir kurt görmüş. Kurdun yanına yaklaşmadan anırmış. Eşeğin anırmasını duyan kurt fırlamış, sonra yere kapanıp "Kralımıza saygılar sunarım" diye ulumuş.

Eşeğe hafif güven gelmiş. Yürümeye devam etmiş. Karşısına çıkan her hayvana anırarak sesleniyor, onlar da yere kapanarak "Kralımıza saygılar sunarız" diyorlarmış..Biraz sonra bir başka ağacın altında uyuyan aslanı görmüş. Yanına gidip, uyuyan aslanın kulağına eğilmiş, anırmış. Aslan sıçrayıp gözlerini açmış. Sonra bir pençe atıp eşeği öldürmüş.







Kıssadan hisse- Meğer aslanın yeni kral seçiminden haberi yokmuş...Mehmet Barlas'tan okuduğum bu fıkranın başka bir versiyonunda da aslanın kulakları duymuyordu ama gene eşeği bir vuruşta deviriyordu...

Akp'ye tebrikler ve başarılar....Umarım Menderes'in yaptığı gibi yüksek oy oranının getirdiği hatalara ve şımarıklığa düşmezler...yoksa fıkrada ki gibi pençeyi yiyeceklerini düşünmek pek yanlış olmaz!

Şu cumhurbaşkanlığı işini de sağ salim kazasız belasız uzlaşmayla halledebilsek ne iyi olacak...Akp geçen sefer eşeklik yaptı ve yüzüne gözüne bulaştırdı çünkü Akp içindeki aşırılar iyi gaz verdi ormanın kralı sensin diye....Bu arada birileri Vecdi Gönül aday olsaydı da, cumhuriyetçi bir kesimi olay çıkartacak olmakla suçladı, ama ben buna inanmıyorum açıkçası...


23 Temmuz 2007



Hoşgeldin Mhp !

Aç gözünü Türk, Madem Türk'sün, Göster Ürksün dünya!


Ey benim bakışı sert, yüreği mert, tarihi şanlı, kılıcı kanlı, ataları soylu, seçimleri oylu, kahramanlıkları sonsuz, kahpeleri donsuz yüce ırkımın soydaşları!


Taharetlenmesini bile bilmeyen kefere; uzaya gitmeyi değil, turist olarak Antalya'ya gitmeyi dahi düşünemediği dönemlerde; biz çoktan göklerdeki kehkeşana da hükümran olmuş; Büyük Ayı'ları da, Küçük Ayı'ları da, Demirkazık'a bağlayarak uzayda rastlanmadık birer pehlivan olmuştuk. İşte size bunun belgesi:


Atalarım gökten yere indirdiler ay yıldızı
Bir buluta sardılar ki, rengi şafaktan kırmızı!


İlk paragraf hariç Çetin Baba'dan...


21 Temmuz 2007



Stres Bisikleti !

Stres bisikleti sonunda Türkiye'de...Pekçok ülkede binlerce kişinin severek kullandığı ve memnun kaldığı, Hollanda ve Mykonos'ta özel sürüş parkurlarının bulunduğu, bu teknoloji harikası çok özel bisiklet kadın-erkek herkesi memnun edecek ve iddia ediyoruz stresinizi size kesinlikle unutturacak...

Bu olağanüstü ürünümüz Amsterdam Kraliyet Üniversitesi Analolji fakültesinin yaptığı araştırmaya göre hemoroid ve ayrıca selülit sorunlarınızın tedavisine %87 oranında yardımcı da oluyor...şimdi hemen telefonla sipariş ederseniz, bir adet hediyemiz uzun rüzgarlık sayesinde kalabalık yerlerde de* hiç sıkılmadan rahatlıkla kullanabileceksiniz.

sadece 499 YTL + kdv, kredi kartına peşin fiyatına 5 taksit.

* Lütfen kullanım kılavuzunu dikkatli okuyunuz, kalabalık yerlerde çığlık atmanız ve sırıtmanız yanlış anlamalara yol açabilir.


Bu gün
'Cumartesi Neşesi' fıkra yerine degisiklik yapayım dedim, bu haberi kıçımdan uydurdum, dikkate almayın aman!

20 Temmuz 2007



Affet Allah'ım !

(1927-1985) yılları arasında yaşamış şairimiz Turgut Uyar'ın, 1949 yılında basılan "Arz-ı Hal" şiir kitabından bir şiir, özellikle sondan ikinci kıta çok ilginç arkadaşlar. Sanki bugün yazsa bu şiiri, bir kesim göttendinci, pardon köktendinci, şairimizi topa kor gibime geliyor, sonra gelde bu yobazlara bin sene önce yaşamış Hayyam'ı anlatmaya çalış!


Ben de günahkar kullarındanım Allahım...
Bir "Kulhuvallahi" bilirim dualardan,
Bir de "Yarabbi şükür" demeyi doyunca,
Bir kere oruç tutmam ramazan boyunca,
Ama çekmediğim kalmadı sevdalardan.
Ben de günahkar kullarındanım Allahım!...

Benim gibi kulun çok dünyada, Allahım!...
Eğer bilmiyorsan işte, haberin olsun.
Ekmek derdi, aşk derdi unutturdu seni.
İnsan hatırlamıyor dün ne yediğini.
Zaten yediğimiz ne ki hatırda dursun.
Benim gibi kulun çok dünyada, Allahım!...







Yazdıklarıma sakın darılma Allahım!...
Meleklerin sana bunları söylemezler.
Artık, pek yarattığın gibi değil dünya
İnsanlar hem sabuna karıştı, hem suya:
Ne olursun hoşuna gitmediyse eğer,
Yazdıklarıma sakın darılma Allahım!...

Sana bir şey soracağım, affet, Allahım!...
Beş vakit kızlar doluyor camilerine,
Beyaz yaşmaklı, beyaz tenli masum kızlar...
Benim bir defa görüşte yüreğim sızlar;
Sen tutulmadın mı, içlerinden birine?
Sana bir şey soracağım, affet, Allahım!...

İşte insanlar bu minval üzre, Allahım!...
Kıt kanaat sere serpe yollar boyunca
Sen, bizim için hala o ezeli sırsın.
Sen de, bizi bilmiş olsan, başkalaşırsın...
Herkesin kederi, gailesi boyunca.
İşte insanlar bu minval üzre, Allahım!...


Bu arada Tanrı konusunda daha önce yayınladığım "Aşık Veysel'inde çok ilginç bir şiiri " vardı hatırlarsanız.


19 Temmuz 2007





çook

Eski
Dostlar !


Türkiye'nin en yaşlı ağacı 2005 yaşında. Bu ağaç Antalya-Elmalı ilçesinin Çığlıkkara bölgesinde bulunuyor. 25 metre uzunluğunda, 262 santimetre çapında olan sedir ağacı, 5 yıl önce fark edilmiş ve ömrü o zaman tespit edilmiş.

Dünyanın halen yaşayan en yaşlı ağacı ise yine California topraklarında bulunuyor. Methuselah adı verilen ağacın yaklaşık 4800 yaşında olduğu belirlenmiş. Diken kozalaklı çam olan bu ağaç 3120 metre rakımında yaşıyor. Boyu, yaşına göre kısa görünüyor: 16,5 metre. Gövdesi ise oval şekilde ve yaklaşık 6 metrelik bir genişliğe sahip.

Mehmet Paksu



18 Temmuz 2007






At Avrat
Reina !



2010 Avrupa kültür başkenti seçilen İstanbul için "ne kültür başkenti İstanbul Avrupalı bile değil" diyen İngiliz GQ dergisinden A. A Gill bakınız daha neler demiş;

Şehirde cazdan metale ve alaturkaya kadar her türlü müziğin dinlenebileceği barlar var. Kentin en ünlü gece kulübü ise Reina. Yüksek sınıf bir eğlence mekanı olan Reina'ya ulaşmak bir kabus! Türkler inanılmaz bir saldırganlıkla araba kullanıyor ve özellikle bu mekanın bulunduğu hatta trafik insanı çileden çıkarıyor.

Reina'nın kapısında ilginizi ilk çeken şey; çift taraflı park etmiş Mercedesler ve sinirli bodyguardlar oluyor. İçeri girerken üzeriniz aranıyor. Bunun nedeni olası bir El Kaide saldırısından çekinilmesi değil, Türk erkeklerinin silaha olan merakı. Geçmişten gelen 'at, avrat ve silah' tutkularından vazgeçemeyen Türk erkeklerinin çoğu silahla dolaşıyor ve onlara karşı dikkatli olunması gerekiyor.








Müthiş bir manzaraya sahip olan Reina'da her türlü içki bulunuyor. Mekanda eğlenen Türk erkekleri Rus bodyguard'lara benziyor. Kadınlar ise sarışın, mini etekli, etine dolgun ve erkekleri tahrik etmek için mutlaka göğüs dekoltesi veriyor! Kadınlar dansöz gibi kıvırıyor. Erkeklerse bir metronun içinde tek elleriyle demire tutunmuş bilinçsizce sağa sola sallanan tipler gibi...

İnsanlar gece boyunca eğlenir gibi yapıp, aslında birbirini kesip sevgili arıyor. Reina'daki şişko erkeklerin yanlarındaki kadınlar için fahiş fiyatlara şampanya patlatması tam bir Ortadoğululuk göstergesi. Türk erkeklerinin hepsi birer John Travolta. Sık sık tuvalete gidip saçlarını ıslatıyorlar, gömleklerinin bir düğmesi açık dolaşıyorlar ve etrafa vurucu bakışlar atıyorlar. Bu halleriyle çok gülünçler.








İstanbul öyle bir kent ki, her yer güvenli ama insanları güvenilir değil! Sokaklarda türbanlı hatta kara çarşaflı kadınlarla transeksüeller birlikte yürüyor. Bazı restoranları New York'unkilerle yarışacak düzeyde ama Ortaçağ'dan kalma karanlık köşeler de var.

Kentte birçok cami var. Bunlar arasında belki de en görkemlisi Sultan Ahmet Camii. Dışarıdan gerçekten harika ama içerisi buram buram ayak kokuyor! Temizlikleriyle övünen Müslümanlar Allah'ın karşısına galiba ayaklarını yıkamadan çıkıyor! Orayı gören her turist böyle düşünüyor.

Gill, yazısında Türkiye'nin bugüne kadar AB'ye girebilmek için boş yere alay konusu olduğunu da belirtmiş: "Türkler kendilerine 'Midnight Express' filminin hatırlatılmasından nefret etseler de Türkiye okumamış gençleri, Kürt terörü ve çingeneleriyle Avrupa'nın içinde bir işçi sınıfı olarak kalmaya mahkum." (Haber; Ece Saruhan)


16 Temmuz 2007





Kız Gibiydim

Anacım !


Türkiye'nin ilk transseksüellerinden 63 yaşındaki "'Deniz Anne" ile Yonca Cingöz'ün yaptığı röportajdan.

Adana'lıyım, 1944'te doğdum. Balinadayken -bizim dilde balina, askerlik manasında (eşcinsel argosunda) - 1965-66'da Edirne'de, erlerden biri dedi ki bana: "Sen İstanbul'a Mis Sokak'a gidersen, orda senin gibi neleri var!" O zaman Mis Sokak tekti, başka yer yoktu. Balinalık bitti, Adana'ya döndüm. Evde itiş kakış, hor görmeler. Bundan 45 sene evveli düşün. Çok sakladım ama nereye kadar, kız gibiydim anacım. Belim incecikti, ayaklarım ufacık.

Gencim o zaman, içim kaynıyor, neyin ne olduğunu bilmiyorum. Kocaman bir avlumuz vardı, arkası kerhaneydi. Çocukken ordan erkeklere bakardım. Abim sorunca "Kızlara bakıyorum" derdim. Kızlara özenirdim, bikini giyiyorlardı. O zaman naylon külotlar, mayolar yeni çıkmıştı. "Gideceğim" diyordum, "Siz benden kurtulun, ben de sizden."







Bir gün, unutmuyorum, evde yemek yiyorduk. Babam abime, Kürtçe "Vur" dedi. Keserle vurdu o da, kafam kan içinde, dışarıda kıyamet kopuyor, kerhane kızları damlardan, pencerelerden bakıyor... Dayaktan bıkınca sonunda evden çıktım

Garip ilişki talepleriyle karşılaşmışsınızdır?

Birçoğu transseksüeller yerine travestilerle kalmak istiyor. Ameliyattan önce aktif olarak ilişkiye girmemizi isteyen erkek çok olurdu, daha fazla para verirlerdi. İhtiyacı olan mecburen kabul ederdi. Bir gün bir İranlı müşteri getirdiler. Adam çok dindarmış. "Önce benle evleneceksin" dedi. Gece 12'de imam buldu, getirdi, nikâhlandık. Sabahına boşadı beni. Dünyaya bir daha gelsem yine bu işi yapardım, ruhumda var. Artık çalışmıyorum, ama gözüme kestirdiğim olursa affetmem.


"Röportajın tamamı için tıklayın"



15 Temmuz 2007



Midye Gibi Erkek !

Baba Uzan'ın şaibelerle dolu iş hayatı trende sakız satarak başlıyor, bu arada oldukça hırslı Uzan ailesinin medyaya ilgi duyması ve asparagas heberleri de oldukça eski.

Uzan ailesine ait popülist milliyetçi Yeni İstanbul isimli gazete 29 Haziran 1965'te 'endişe ile takip edilen' erkekte uzun saç modasının erkeklerin kadınlara, kadınların da erkeklere benzemesi gibi 'tehlikeli ve ayıp bir heves' başlattığını yazmış. 'Bu böyle devam ederse insanlar midye gibi hem dişi hem erkek organı taşıyan tek bir cins olacaklardır' denilen haberinde bir İngiliz'in erkekler için saç fırçası 'bile' ürettiği aktarılmış. Gazeteye göre bu çığırı Beatles başlattı ve 'tedbir almakta çok geç kalındı.'

Murat Toklucu


Bu arada Baba Uzan'ın "Türkan Şoray'ı bir zamanlar " fıkra gibi nasıl dolandırdığını, ve "Cem Uzan'ın absürt vaadlerini" kaçırmayın!

14 Temmuz 2007



Cumartesi Neşesi !

Bu hafta hem fıkra var, hem de fıkra gibi bir olay !

Yıllar önce bir fıkra yazmıştım. Bu fıkradaki bir avcı ormanda karşısına çıkan ayıya defalarca nişan alıp yine de vuramayınca, ayı ona "Sen avcı mısın, eşcinsel misin" diyerek tecavüz ediyordu. Bu fıkranın yayınlandığı gün bir avcı örgütü başkanı basın toplantısı yapıp, "Bizim avcılarımız asla eşcinsel olamaz" diye beni protesto etti. Ben de ertesi gün "Bu bir Fransız fıkrasıdır" notu ile ilk fıkranın devamını yazmıştım.

Ayının tecavüz ettiği avcı hayata küser ve bir uzak köyde inzivaya çekilir. Bir süre sonra bir başka avcı, perişan halde o köye gelir ve birinci avcıya "Ormanda vuramadığım bir ayı bana tecavüz etti" diye derdini anlatır. Birinci avcı "Üzülme o ayı aynı şeyi bana da yaptı" deyince, ikinci avcı şu cevabı verir: - Ona üzülmüyorum. Ayıya telefon numaramı verdiğim halde beni 10 gündür aramadı. Bu Fransız fıkrası olduğu için beni kimse protesto etmemişti.

Mehmet Barlas


11 Temmuz 2007



Sınıf Farkları !

Alt sınıf için en önemlisi bugün. Orta sınıf için gelecek en önce geliyor. Üst sınıftakiler içinse en önemli şey geçmiş.

Alt sınıf için yemekle ilgili en önemli soru: Yeterince var mı? Orta sınıf için: Lezzetli mi? Üst sınıftakiler içinse: Sunumu şık mı?

"Eğer orta sınıftansanız ve evlilik veya başka bir nedenle yoksul bir hayatın içine girdiyseniz, eşinizin veya partnerinizin sizi koruma ihtiyacını anlamalısınız" diyor sınıf araştırmacısı Payne, "Siz onun mülküsünüz. Bundaki olumlu yanları görmeye çalışın." Ayrıca, ekliyor; Eğer orta sınıftan geliyorsanız ve zengin birisiyle evlendiyseniz... Hangi bardakların hangi içkileri içmek için kullanıldıklarını öğrenin ve yemek pişirme dersleri alın. Asla ama asla, kötü bir aşçı olduğunuz konusunda kendi kendinizle dalga geçmeyin.







10. sınıflara Fizik dersi veren Steve Kipp'in sınıfı yoksul çocuklarla dolu. Kipp, önceleri hem öğrenmeye isteksiz hem de yeteneksiz gibi görünen ve disiplin kurmaya çalıştığında ona gülen yoksul çocuklarla başının dertte olduğunu düşünüyor, ta ki Payne'in kitabını okuyana kadar.

Kitap düşüncelerini tamamen değiştiriyor. "Bu çocukların aptal olmadıklarını fark ettim" diyor, "Sadece benim büyürken edindiğim zenginleştirici tecrübelerin hiçbirini yaşamadılar." Alt sınıftan aileler bedensel cezaya başvurmaya daha yatkın, alt sınıfın evleri daha kaotik ve gürültülü ve bu ailelerden gelen öğrenciler kişisel ilişki kurduklarını hissettikleri hocanın dersine daha sıkı çalışıyor.

Bu konuda pek çok araştırmanın sahibi, Ruby Payne'in sınıf bilinciyle ilgili serüveni 30 yıl öncesine dayanıyor.The New York Times Magazine'den derleyen Yonca Cingöz.

10 Temmuz 2007



Bir Avuç Bağırsak !

Kadının biri, sık sık yellenip duran kocasına çok kızıyor. devamlı - Utan utan, bu gidişle bağırsakların da dışarı çıkacak, diyormuş...Kadın bir gün artık dayanamamış, kocasını yellenirken bağırsaklarının da dışarı çıktığına inandırmaya karar vermiş ve ona çaktırmadan, donunun içine bir avuç koyun bağırsağı koymuş.

Yellentili koca, bir süre evden kaybolmuş ve meraklanmaya başlayan karısına geri döndüğünde - Sen haklısın demiş, en sonunda yellenirken bağırsaklarım dışarı çıktı. Onları tekrar içime sokmak, o kadar zor oldu ki...

Nutuklar, vaatler, palavralar ve ortalıkta birtakım garip bağırsaklar...Bakalım seçimlerden sonra siyasetçiler o bağırsakları geri nasıl sokacak?

Çetin Baba'ya Tamer Aktop'un gönderdiği bir fıkra...




Kaynananın Fendi !

Oğlunun İngiltere'de tanışıp evlenmeye karar verdiği Japon Junko Nagohori'yi, 'büyütüp mühendis yaptığım oğluma alacağım gelin el değmemiş olmalı' deyip bekâret kontrolüne götüren Nilüfer S., 'Bu Japonlardan çok terörist çıkıyor' diyerek Emniyet Müdürlüğü'ne de gitti ve Nagohori'nin siyasi bir suçu olup olmadığını araştırdı. Müstakbel gelinin 'her iki kontrolden de temiz çıktığını' yazan gazeteye göre kayınvalide gelini 'bunlar Türkiye'deki normal evlilik formaliteleri' diye kandırmış.

(10 Temmuz 1986 - Günaydın) Murat Toklucu


Cahillik zor be dostlar, hadi diyelim bütün uzakdoğuyu, Japonya dahil seks turizmiyle ve fahişe kızlarla özdeşleştirip, bakirelik testini kafaya koydun, peki Japonyayla terörizmi kıçının neresiyle bir araya getirdin be kadın...Aklıma gelen tek neden ikinci dünya savaşı filmlerinde Japon'ları öcü gibi gösteren Hollywood...Ne diyeyim, Tanrı Türk kaynanalarından tüm dünya kadınlarını korusun!... Gaykedi


09 Temmuz 2007




Faşizmin
Sonra Çıkar Acısı !


Kuzey Irak'a hadi girelim ne duruyoruz, Kürt sorunu yoktur, sorun Kürt'ün kendisindir diyenlere, seçim üzeri şehitlerimizi siyasete alet edip cenazelerde kurt işareti yapanlara... Gaykedi

Nazilere oy verenlerin hiçbiri canavar filan değildi. Çoğu bildiğimiz, tipik, içki sofralarında siyasetçilere kızan, "bunların hepsi aynı" diyerek siyaset karşıtlığına düşen, onları kurtaracak parlamento dışından kahramanlara hasret, kazandıkları üç beş parça malı mülkü, ayrıcalığı, kendilerinden aşağıda gördükleri kesimlere kaptırmaktan korkan orta sınıf mensupları idi.

Milyonları ölüme götürecek bir ideolojiye oy verdiklerinin o kadar da farkında değillerdi. Ancak giderek daha dışlayıcı bir biçimde tanımlanan ulusal kimlikleri ile de haddinden fazla gurur duyuyorlardı. İnsanlar bile bile faşist olmuyor. Faşizmin ne olduğu, içinde yaşanırken değil, çok daha sonra anlaşılıyor. O yüzden faşizmin ne olduğunu bilmek ve unutmamak önemli.

Ayşe Kadıoğlu


08 Temmuz 2007






Tanrı !


Amerikan tarihinin en derin Cumhurbaşkanı Thomas Jefferson daha 18. yüzyıl bitmeden şöyle diyebilmişti: "Tanrı'nın varlığını bile cesaretle sorgulayın, çünkü Tanrı, eğer varsa, körü körüne inananlardansa, aklını kullanarak inananları tercih eder." Aydınlanma'nın parlak temsilcileri olarak, eninde sonunda aklın galip geleceğine şüpheleri yoktu. İnancın bile akılla denetlenmesi gerektiğini düşünüyorlardı.

Bakın bu ülkede, sünni egemenler tarafından Alevi olduğu görmezden gelinen Aşık Veysel, o engin Anadolu hümanizmiyle neler diyor bize ve Tanrı' ya;


Bu alemi gören sensin
Yok gözünde perde senin
Haksıza yol veren sensin
Yok mu suçun burda senin

Kainatı sen yarattın
Herşeyi yoktan var ettin
Beni çıplak dışar'attın
Cömertliğin nerde senin









Evli misin ergen misin
Eşin yoktur bir sen misin
Çarkı sema nur sen misin
Bu balkıyan nur da senin

Kilisede despot keşiş
İsa Allahın oğlu demiş
Meryam Ana neyin imiş
Bu işin var bir de senin

Kimden korktun da gizlendin
Çok arandın çok izlendin
Göster yüzünü çok nazlandın
Yüzün mahrem ferde senin








Binbir ismin bir cismin var
Oğlun kızın ne hısmın var
Her bir irenkte resmin var
Nerde baksam orda senin

Türlü türlü dillerin var
Ne acayip hallerin var
Ne karanlık yolların var
Sırat köprün nerde senin

Ademi sürdün bakmadın
Cennette de bırakmadın
Şeytanı niçin yakmadın
Cehennemin var da senin

Veysel neden aklın ermez
Uzun kısa dilin durmaz
Eller tutmaz gözler görmez
Bu acayip sır da senin.



Yazının ilk paragrafı Haluk Şahin'in bir yazısından alınmıştır.


07 Temmuz 2007



Cumartesi Neşesi !

Bu fıkra bana Married With Children'dan (Evli ve Çocuklu) Al Bundy ve Peggy'i hatırlattı :)


Evleneli 15-20 sene geçmişti..Kadın bahçede eğilmiş çiçeklerle uğraşırken, kenardan izleyen kocası "Hanım hanım" diye seslendi. "Ne kadar şişmanladığının farkında mısın? İddiaya girerim, popon şu bahçe ızgarasının altındaki kocaman mutfak tüpünden aşağı kalmıyor..."

Seslenmekle de kalmadı. İçerden metreyi getirdi. Önce tüpü sonra karısının poposunu ölçtü.."Bak" dedi..."İkisi de nerdeyse aynı" Kadın sesini çıkarmadı. Bütün gün de somurttu oturdu.

Gece yatağa girdiklerinde adam sırnaştı. "Ne dersin sevişmeye.." Kadın sırtını döndü kocasına, yatağın öbür ucuna yuvarlanırken mırıldandı.."Manyak mısın sen..Ufacık bir sosis için koca ızgara yakılır mı?..."


06 Temmuz 2007



Ağaca
Tüneyen Baron !


Yıllar önce çok severek okuduğum, yüreğinizi açacak, bir tatil okuması tavsiyesi benden, Italo Calvino'nun Can yayınlarından basılan kitabı "Ağaca Tüneyen Baron" * ... ve kendime çok yakın hissettiğim, kendi ağzından birkaç cümleyle Italo Calvino;

....Calvino ailesinin bir üyesi olmak benim tercihim değildi. Hayata başlamak için güzel bir tesadüf diyebilirim. Bitkibilimci bir annenin ve Tanrıbilimci bir babanın sessiz oğlu Italo Calvino. Resmi belgelerimizin din bölümünde hiçbir şey yazmazdı. Küçüklüğümden itibaren tek birşey tembihledi ailem bana;







"Etiketleri kendin yapıştır, başkalarının seni belirlemesine olanak tanıma" Hiçbir dine, arayışa, inanca ait olamadım tam anlamıyla. Bu yüzden ne zaman bir şeye bağlanacak olsam, çekincelerimi ve nesnelere uzaktan bakmamı sağlayan kuşkularımı korudum. Bana böyle öğretilmişti. "Dünyadan, cevapları kesin sorulardan, büyük guruplardan şüphe et"

* "Ağaca Tüneyen Baron" Italo Calvino'nun (1923-1985) en sevilen romanlarından biri. Romanın kahramanı, on iki yaşında bir çocuk. Soylu bir ailenin büyük oğlu. Bir gün yemekte babasına kızar ve ağaca çıkar. Bir daha da inmez o ağaçtan. Bütün yaşamını ağaçlarda geçirir.


05 Temmuz 2007





Seç
Beğen Al !



Erkekleri dört kategoriye ayırabiliriz;


Bilgeliği yok, mistikliği çok = yobaz

Hem bilgeliği hem mistikliği yok = holigan

Hem bilge hem mistik = derviş

Bilgeliği çok mistikliği yok = filozof

Tahir M. Ceylan


04 Temmuz 2007



Sakladığınsın !

Aydın sakladığı, saklamaya çabaladığıyla kendini gösterir. Kısaca söylenirse, aydın sakladığıdır.

Nedir saklamak? Neden saklar insan? Neyi saklar? Çağımız saklayan insanların çoğaldığı bir çağ. Çağlar boyu saklamış. Öncelikle yaşamını sürdürebilmek için. Çevresi üzerinde denetim kurmak, yaşamını düzenlemek amacıyla saklamış.

Saklamak eyleminin en azından Türkçe’miz de beş ayrı anlamını anabiliriz: 1. Örtmek, gizlemek 2. Korumak 3. Biriktirmek 4. Elde tutmak 5. Ele geçirmek.

Aydın, neyi, ne adına, kimin için saklamaktadır? Alışılagelen aydın tablosunda, aydın gizlenenin üstüne giden, saklı olanın perdesini kaldıran, yalan söyleyenlerin, gerçeğin üstünü örtmeye çabalayanların foyasını meydana çıkaran biridir. Peki, kendisi, kendinden, diğer aydınlardan ne saklar? Neyi, nasıl, neden sakladığını söyle, kim olduğunu söyleyeyim, diyebilir miyiz?







Aydın sakladığınla aydındır. Sözcüğün beş anlamıyla;

a) Neyi örtmektedir? Bilerek ya da bilmeyerek kasıtlı ya da kasıtsız örttükleriyle ortaya çıkmaktadır. Gösterirken örten, aydınlatırken karartandır. Neyi örtüyorsun aydın? Bu görüşlerin ardında duran, gösterdiklerinin ardalanında duran göstermediklerinle, göstermek istemediklerinle, gösteremediklerinle aydınsın. Yalnızca aydınlattıklarınla değil, kararttıklarınla!

b) Neyi korumaktasın? Hangi değerleri? Hangi inançları? Hangi çıkarları? Hangi düşünceleri?

c) Neyin birikmesinin ardındasın? Nelerin birikmesini, çoğalmasını dilemektesin?

d) Neyin elde tutulmasını, elden çıkarılmamasını istiyorsun? Neden?

e) Neyi ele geçirmenin peşindesin? Ün mü? Para mı? Konum mu? Saklamanın amaçlarından biri de ele geçirmek mi?

Aydın sakladığından bellidir.


Felsefe Prof. Ahmet İnam



03 Temmuz 2007





Adi(L)
Düzen !



"Bu halk içinden düşünse de neden çıkıp Bülent Ersoy'a şunu diyemiyor? 'Sen eskiden erkektin, sana oğul yok bizim aileden, git başkasıyla evlen.' Çünkü tutucu olduğunu kabullenecek, meydanlarda lafını esirgemeyecek kadar dürüst değil. Asıl nokta budur. Her iki taraf da bunun 'fark'ında. Bülent Ersoy'un marka isminden, maddi varlığından, yaşam genişliğinden faydalanmaya herkes var; Bülent Ersoy'un bir insan olarak arzularını, beklentilerini, düşlerini gerçekleştirmesi esnasında ise kimse yok. 'Adil düzen' ile 'Adi düzen' arasındaki ayrım bu kaypaklıktan moral bulur."

Küçük İskender


02 Temmuz 2007



37 Can !

2 Temmuz 1993'te Sivas'ta öldürülen 37 canı ve yobazların neler yapabileceklerini asla unutmayacağız !


İnsan

"Allah şimdi gördüm
Ağlıyordu.
İki gözü iki çeşme,
Elinde fener,
Diyojen'i arıyordu."

Cahit Irgat (1916-1971)


01 Temmuz 2007



Din, Töre...
Kadın Korkusu ve Özlemi !

Diyarbakır’da bölge insanıyla sohbet ederken, eğitimli bir genç arkadaşa şehirde kadın-erkek arası ilişkileri sordum. O, bana doğrudan cevap vermek yerine kendisiyle ilgili bir hatırasını anlattı:

“Ben ilkokuldayken inşaatlarda çalışırdım. Bir gün üst katta çalışırken aşağıda ortaokullu arkadaşların, kız arkadaşlarıyla el ele tutuşmuş halde geldiklerini gördüm.

‘Ortaokula gelince ben de bir kızın elini tutarım inşallah’ diye düşündüm. Sonra ortaokula geldim. Bu sefer de ‘İnşallah liseye gelince bir kızın elini tutarım’ diye düşünmeye başladım.

Liseye gelince de bir şey olmadı. Bu kez de üniversite yıllarını özlemle beklemeye başladım. Üniversiteye gelince görücü usulüyle beni apar topar evlendirdiler. Anlayacağınız bir kızın elini bile tutamadan evlendirildim.”

Serdar Turgut'un Diyarbakır gezisi izlenimlerinden.