30 Haziran 2007





Anal 7, Analyolu TV

...ve Kerizfeneri Derneği !



Sağ elinin yaptığı iyiliği, sol elin bile görmeyecek günlerinden, tv'de bir koli gıda yardımına insanları ağlatarak Denizfeneri derneğine milyonlarca ytl ve euro toplayıp (p)iç edenlerin Türkiye' sine hoşgeldiniz. Gene bu olayı Alman polisi ve maliyesi ortaya çıkarmış, bizim ülkede çok daha rahat at koşturabiliyorlar bu pislikler, ne yazık!..

Bu arada dün Mısır'da 12 yaşında bir kız sünnet edilirken ölmüş, bizim yobazlar kızları neden sünnet etmiyorlar bir bakayım şöyle derken şunu farkettim ki utanmasalar bunu da yapacaklar çünkü kadın sünnetini yapmasalar bile 'savunuyorlar' (*) çünkü bunu destekleyen, faziletli olduğunu söyleyen hadisler var, böylece islamda kadın sünneti sorununu ve Mısır'da kadınların %97'si neden sünnetli daha iyi anlamış oluyoruz, bu moralle cumartesi fıkrası yayınlamak içimden gelmiyor dostlar, bu hafta pas :(



(*) http://freetexthost.com/pspitkb6su


29 Haziran 2007





Kaldırım
Serçesi !



Fransız' ların "Kaldırım Serçesi" adını taktıkları efsanevi sanatçısı Edith Piaf Hayatını "Hayatım" diye bir eserde toplamış, bir otobiyografiye imza atmıştır, işte bu kitapdan kısa bir alıntı;

….Ayrılışımızdan kısa bir süre sonraydı. O zamanlar dans edilen bir lokalde çalışıyordum. Orada her işten birazcık yapıyordum: şarkı söylüyor, bardakları yıkıyor ve ortalığı süpürüyordum. Bir gece eski eşimin geldiğini söylediler. Rengi sararmıştı ve mırıldanıyordu: "Marcelle (kızımız) ağır hastalandı. Menenjit... Çocuk hastanesinde yatıyor... Ümit kesildi!"







O dönemde bu tür hastalıkları tedavi etmek çok zordu. Hastaya ponksiyon uygulanır ve dokuz gün beklenirdi. Hasta bu süreyi atlatırsa, iyileşirrdi. Atlatamazsa...Sekiz gün boyunca bir mucize olması için dua ettim. Dokuzuncu gün, içimi kötü bir his kapladığından Belleville'deki otelden hastaneye kadar yalınayak yürüdüm. Cebimde bir tek kuruş bile yoktu.


Marcelle'in yanına yanaştım. Yaşlı ve güler yüzlü bir hemşire "Kendine geldi! Ateşi de düşmeye başlıyor! Sanırım hastalığı atlattı!" dedi. Usulca küçük kızımın yanına sokuldum. Marcelle, mavi gözlerini sonuna kadar açmış ve beni hastalığa tutulduğundan bu yana ilk defa tanımıştı. "Anne, gel yanıma, beni bırakma!" dedi. Ağlayıp yanağına öpücükler kondurdum.







Sabah beşe kadar yanında kaldım ama daha sonra ayrılmak zorundaydım. Öğleyin geri döndüm. Mutluydum, çünkü kabusun sona erdiğini sanıyordum. Ama Marcelle ölmüştü...Ne eşimde ne de bende küçük bir çelenk almak için para vardı. Suskunca ayrıldık. Kahrolmuştum. Bir ara çalıştığım yerde konsomatrislik yapan kadınlardan biri yanıma yaklaştı ve "Kafanı boşuna yorma. Göreceksin, gerekli olan parayı bir şekilde toparlayacağız" dedi.

Çocuğumun toprağa verilmesi için gerekli olan para bir yana, cebimde bir bardak su bile alabilecek kadar para yoktu. Ama en az benim kadar fakir olan erkek ve kız arkadaşlarım, ellerinden geldiğince yardım etiler. Buna rağmen halen on frank eksiğim vardı. Saat sabahın dördüydü. Üzerimde çok büyük duran ve kolu yamalı olan mantomu giyip karanlığın ortasına daldım. Marcelle'i düşünüyordum; şanssızlığımı ve halen eksik olan on frankı.







Kendimi sokaklarda ağır ağır sürüyordum. Birden arkamdan biri "Hey bebek!" diye seslendi. "Benimle biraz eğlenmek için ne istersin?" İri yapılı bir adam alaylı alaylı sırıtıyordu. Beni sokak kızlarıyla karıştırmıştı. Yoksa onu tokatlar ve küfrederdim! Ama ümitsizliğin ve çaresizliğin etrafımı sardığı bu gecede yapamayacağım hiçbir şey yoktu. Bu nedenle daha önce de bahsettiğim bu yabancıya "On frank!" dedim.

Beni hemen kolumdan tutup küçük bir otele götürdü. Otel sahibinden odamızın numarasını öğrendikten sonra merdivenleri çıktı. Kendi kendime: "Bu imkansız! Böyle bir şey yapamazsın!" diyordum.Odaya girdikten sonra yabancı önümde durdu ve sırıtarak, "Al, sana on frankı peşin vereyim" dedi. Parayı masanın üzerine koydu. Daha sonra tekrar bana döndü. Ellerini omuzlarıma koyduğunda, bu iri yapılı adamla kendime olan saygımı yitirmeden başa çıkamayacağımı anladım.







Yabancı bana soğuk bir bakış fırlattı. "Daha ne bekliyorsun?" diye sordu. Hıçkıra hıçkıra ağlamaya ve ona hikayemi anlatmaya başladım: çocuğumun ölümünü, toprağa verilmesi için gerekli olan eksik on frankı...Bana acıdığını ve gitmeme izin vereceğini anlamıştım. Omuzlarını silkti ve kısık bir sesle, "Git bebeğim!" dedi. "Hayat her zaman insana gülümsemiyor, öyle değil mi?"

İşte, bugüne kadar darda kalanlara en ufak bir karşılık bile beklemeden yardım etmemin asıl nedeni bu adamdır. Peki, bu adam bana bir fahişe gibi davranmış olsaydı... Belki de bugün birçok insanın vücudunu, bir çoğunun da ruhunu son anda kurtaran biri olmayacaktım. Bugün dahi, bana başkalarına yardım etme duygusunu sağlayan bu insana minnettarım. Bana hayatta hiçbir şey, karşılık almadan yardım etme duygusu kadar temiz ve yüce bir mutluluk vermemiştir.



28 Haziran 2007





Edith Piaf !


Fransızlar'ın ona verdiği isimle "Kaldırım Serçesi" , henüz on yedi yaşında şarkıcı bir annenin ve sirk çalışanı bir babanın kızı olarak dünyaya gözlerini açıyor. Fakat kısa bir süre sonra annesi, kızını iş bahanesiyle büyük annesine bırakıp terk ediyor şehri. Daha sonra annesi İstanbul'a gelip gazinolarda şarkı söylüyor ve hayat kadınlığı yapıyor.

Açlıktan ölecek kadar kötü bir durumun sınırlarında büyüyen Piaf babası 2 sene sonra, Fransız ordusuna katılarak gidince bir genelev işleten büyükannesinin yanına bırakıyor. Fakat işler bu kadarla düzelmiyor. Henüz 4 yaşındayken menenjit hastalığına yakalanan bu küçük kız kör oluyor. Takdir-i ilâhi ki, 2 sene sonra âmâlığı kendiliğinden geçiyor.







Özel hayatındaki kaoslar, skandal evlilikleri, hastalık ve bağımlılıkları, başından geçen İkinci Dünya Savaşı macerası ve diğer talihsizlikler, Edith Piaf için hayli kompleks bir yaşam serüveni ve hayat tecrübesi olarak geri dönüyor. Bu minik yürek uyuştucu kullanır, sinir krizleri geçirir, aşık olur; hüsran yaşar. Tüm şarkılarında acıyı sonuna dek hisseder. Zaten onu oluşturan şey, muhtemelen bunca acıyı çekmesiydi.

1963 yılında öldüğünde Fransa'nın en çok sevilen aşk sanatçısı, her şeyden öte fransanın bir ikonu haline dönüşüyor. öldüğünde 30 kg olan, kilisenin günahkar olarak niteleyip cenaze töreni yapmadığı ama fransa ve çevresinden cenazesine tam 40.000 kişinin katıldığı paris'in en görkemli cenaze törenlerinden birisi gerçekleşiyor .


"Edith Piaf' dan bir youtube videosu" şarkıyı söylerken kendinden geçişine ve yaptığı doğal hareketlere özellikle dikkat edin, ben en son saniyelerdeki göğsünü yumruklamasına bittim.


27 Haziran 2007



Tüketim Mastürbasyonu !

Bir gün, uçak pistleri büyüklüğünde bir süpermarketin içinde dolaşırken; her raftan bir şeyler alıp, önündeki arabaya dolduran bir hanıma rastlamıştım.

Dışarı çıkış gişelerine gelindiğinde, önündeki arabayı tepeleme doldurmuş olan hanım; aldığı şeyleri bir köşeye koyduğu arabada bırakıp, hiçbir şey almadan elini kolunu sallayarak çıkıp gitmişti.

Gişedeki genç görevlilerden biri; süpermarkette uzun uzun gezinip, raflardan topladığı şeylerle arabasını tepeleme doldurduktan sonra, hepsini gişe önünde bırakarak, hiçbir şey almadan çıkanlara çok rastlandığını söylemişti....

Çetin Baba


26 Haziran 2007



Kimler İçin Işığız !

Neresindeyiz? Kim onlar? Karşılaştığımız insanlar, çalıştığımız ofisler, göz kırptıklarımız, acıttıklarımız, makas aldıklarımız, ihanet ettiklerimiz, görmezden geldiklerimiz, hayran olduklarımız...

Geçtiğimiz günlerde yitirdiğimiz, bir ömre sığması zor bir hayatı kendi yoluna My Way’e sığdırabilmiş Ufuk Güldemir’in mesela hiç bilmediği, anlık ve önemli bir etkisi vardır, hayatımda.

Yıllar önce gazetede, kendimi o binada ‘bir nokta gibi hissettiğim’ günlerden birinde, asansörün kapısını nazikçe açarak, gülümsemiş ve bana yol vermişti. Nezaketle ve zarafetle. Dünyanın beni umursamasını istediğim o gençlik günlerinde, ‘üst makamlar’dan gelen o nezaketli gülüşle beni, çukurun dibinden yeryüzüne iade etmişti.







Belki de biraz da, bir dua da benim kalbimden gitsin diye, sadece meslektaşım ve değerli bir gazeteci olduğu için değil, o asansördeki gülüşü için de gitmek istedim, onu sonsuzluğa uğurlamaya. Bir daha karşılamasak da, o gülüş bende kalmış işte. Tıpkı yıllar önce, başımdan ergenliğin en zalim zamanları geçerken, bir Bandırma Vapuru’nda karşıma çıkan küçük çocuğun gülüşü gibi.

İşte o anda muhtemeldir ki, uzun süredir beni izleyen 7 yaşlarında bir erkek çocuğu, ‘melek olup çıktı karşıma’. Kapkara, cıvıl cıvıl gözleri ve baktıkça ısırma isteği uyandıran yumurta yanaklarıyla. Sessizce sokulmuş, yüzünü yüzüme yanaştırmış, elindeki çekirdek paketini uzatıp ‘ister misiniz’ demişti. O soru ile hayat geri gelmişti. O yaz çok güzel geçti.

Tanımadığımız kimler sevdi bizi? Kimler için ışık, kimler için karanlığız. Hangi hayatlarda nasıl izler bıraktık. Küçük diyaloglarda, minik alışverişlerde, ‘önemsiz’ sohbetlerde, ‘tesadüfi’ karşılaşmalarda.

Aycan Saroğlu


25 Haziran 2007



Teset
-Tur !


Antalya Gezi Programı;

Sabah namazını müteakip Fenerbahçe ve Taksim meydanında buluşma..

Tanışma şerbetini içip otobüslere binme...
Not; Kadınlar kımızı, erkekler mavi otobüse binecekler...

Kadınlarla erkeklerin biraraya gelmemesi için mavi otobüsler Akpet istasyonlarında, kırmızılar ise BP istasyonlarında mola vereceklerdir.

Antalya'daki kadınlar ve erkekler için özel iki plajı olan "Tesettür Resort" oteline varış.







Yatsıdan sonra bu geceye özel süpriz animasyon (Erkekler plajından dibe dalma marifeti ile Rusların yüzdüğü yandaki otelin plajına geçerken, sualtı kameralara yakalanan erkek tur müşterilerine önce 30 kırbaç vurulacak, daha sonra bu müşteriler katran ve tüye bulanarak otelde gezdirileceklerdir. Çocuklar için bulunmaz eğlence.)

Sonraki gün;

Sabah kahvaltısının ardından hanımlara havuz başı defilesiyle Deniz kıyısında giyilecek burka ve çarşaf modellerinin tanıtılması...

Gani Müjde


24 Haziran 2007




Ele
Geçememek !


İçimizdeki saf ve masum çocuğa sahip çıkmamız dileklerimle Tahir M. Ceylan'dan kısa bir alıntı;

Bugün her birimizi bir köşesinden yakalamış, herkesi tek tip bir köle haline getirmiş muazzam güç ve yaygınlıkta bir sistem var. Televizyon onun maymunlarıyla dolu; kitap dünyası aynı sefillikte; sokaklar, aileler ele geçmiş vaziyette.

Başlangıçta herkes için nefesin derin alındığı otistik bir dünya vardır. Dışarısı sonsuz çeşitlilik ve renkte olduğu için, çocuklukta içimizi bırakır dışarı çıkarız. Ama bugün çeşit ölmüş, tek bir sistem gelip başımıza oturmuşsa dışarı çıkmak için bir neden kalmadıktan başka,otizme dönmek için çok neden olmuştur.

Sistemin apaçık teratoloji (kötü şeylerin bilimi) yaptığının ve çok güç kazandığının farkındayız. Otistik kalelerde oksijen alalım, ölümün ayakta olmasından başka yapabileceğimiz soylu davranış kalmadı.

23 Haziran 2007





Cumartesi
Neşesi !



Adamin biri yurtdışına işi düşünce orada cok guzel bir civciv gormus ve ülkesine götürmek istemis. Uçaga binmis ve civcivi ceketinin ic cebine koymus. Civciv bir sure sonra adamin gomleginin icine girip pantolonuna dogru inmis ve fermuar seviyelerine geldiginde cani disari cikmak istemis.

Civciv fermuarin azicik acik kalan yerinden disari bakmis ve hemen kafasini geri çekmis. Bu hareketi bir kac kez tekrarlamis. Civciv hemen yanında oturan rahibenin dikkatini cekmis. Rahibe utana sikila adama donmus: "Beyefendi, ben bu işlerden pek anlamam ama galiba yumurtalarınızdan biri çatlamış."



22 Haziran 2007



Beyin
& Kimlik !


Beynimiz bizim kimliğimiz. Otobüste yanınızda oturandan, annenizden, en yakın arkadaşınızdan, yan komşunuzdan hatta ikiz kardeşinizden sizi ayıran şey, beyniniz.

Peki bu farklılıklar beyninizin neresinde? Bu sorunun cevabı 21.yüzyılın belki de en önemli sorununu 'kimlik' bunalımını da beraberinde getiriyor.

Mesela akvaryumunuzda ki Japon balıklarının 'bireysel' bir davranışı yoktur. Gidip yerine yenisini alırsanız aradaki farkı siz bile ayırt edemessiniz.






Ancak bir çalışma göstermiş ki, her ne kadar birbirimizden farklı olsak da; kızgınlık, kıskançlık, şehvet, hırs, kendini beğenmişlik gibi bir takım duygularımız ortak.

Hayvanlarda agresiflik görülüyor ama kızgınlığa rastlanmıyor ya da beslenmek için avlanma görülüyor ama hırs bize özgü. O zaman insanı farklı kılan ne?

Kullandığımız semboller bizi ele veriyor. Davranışlarımızın her ne kadar ait olduğumuz ya da ait olmak istediğimiz toplumun / kültürün sonucu olsa da bir miktar yukarıda sayılan özellikleri (ya da kusurları?) hepimiz taşıyoruz.

Dr. Pınar Uysal Onganer


21 Haziran 2007



İlham Perileri !

Her şey, gökyüzü ile yeryüzü kızı Mnemosyne'nin Zeus'la yaşadığı dokuz geceden dokuz kızın doğmasıyla başlar!...Helikon dağında oturan bu kızlar "Musalar" diye bilinirler. Musalar düşünceyi yönetirler, kavgaları yatıştırırlar, insanlar arasında barışı sağlarlar.

Beyaz kanatlı bir at olan Pegasus bu dağdan şairlere ilham götürür. Sahi, siz Musalar "İlham Perileri" olarak tanırsınız! Müze sözcüğü işte bu dokuz kızdan doğmuştur. Müze sözcüğünün kaynağı "müz", yani ilham perisidir.

Geleceğinizden güven duymak, yarınınıza umutla, güler yüzle bakmak istiyorsanız ilham perilerine ihtiyacınız vardır. İlham perinilerinide ancak ve ancak müzelerde bulabilirsiniz.

Sunay Akın


20 Haziran 2007



Kayıtlardayız !

"...Öyle bir iletişim devrimi yaşadık, öyle teknolojik mucizelere tanık olduk ki..Ses de görüntü de laf da kaybolmuyor kolay kolay..Bugünün arkeologları nasıl ki üç bin yıllık çanak çömlek kalıntılarından giderek bizden yüzyıllarca önce gelmiş insanların nasıl yaşadığını çözmeye çalışıyor..

Üç bin yıl sonranın arkeologları da aynı bugünün insanları gibi, bizlerin neler yaptığını nasıl yaşadığını merak edecek..
Ellerinde bugünün arkeologlarının hayal bile edemeyeceği malzemeler olacak..Görüntü kayıtları, yaşayan sesler, hangi kıvamda olduğunu ancak o zaman kategorize edecekleri akılların yarattığı laflar..

Kimbilir belki Kumkapı’da bir meyhanede, belki bir düğün eğlencesinde attığımız kahkahalara bakıp keyiflenecekler.."


Selahattin Duman


...ve tabi bloglarımız, 100-200 senre sonra, inanılmaz bir arkeolojik malzeme olacaklar arkadaşlar...




Light !

Bu gün biraz light takılalım, bir youtube linki izleyerek hem gülelim, hem de gay kelimesi, bir zamanlar İngilizce'de neşeli & şen anlamına gelirken, neden gay 'ler için kullanılmaya başlandı anlayalım, işte "linkimiz"


19 Haziran 2007



İnekler ve Uçaklar !

Bir gün bir öğrenci bana "hocam, çok büyük fabrikalar kursak, süt elde edebilir miyiz?" sorusunu yöneltti. Bu gün için mümkün olmadığını söyleyince "Gördünüz mü, koskoca fabrikalarda üretilemeyen süt, bir avuç büyüklüğündeki organda yaratılabiliyor!" dedi.

Bir süre önce Ankara havaalanına, özel platformda gelen uçakları izlerken yakınımda duran kişilerin şu konuşmasına tanık oldum. Muhtemelen Almanya' dan gelmiş iyi giyimli birisi,

"Şu 120 ton ağırlığındaki uçağın nasıl havalandığına bir türlü akıl erdiremiyorum" diyordu. Karayolları gibi bir kuruluşta çalıştığını belirten diğer kişi ise,







"Ben de cep telefonlarıyla konuşulduğunda hatların neden karışmadığına şaşırıyorum", diye ekleme yapıyordu. Ve yine ilk konuşan,

" Bunların hepsi Kuran'da var, zaten Peygamber Efendimiz, Ben Kuran'ı mezarlıklarda okunsun diye göndermedim. Onun içindeki hikmetleri kavrayasınız diye kitabınız yaptım" biçimindeki ifadeyle sözünü tamamladı.

Ben bu tip konuşmaları, üniversite eğitimi görmüş, yurtdışında doktora yapmış ve üniversitede görev almış çok kişiden dinleyen biriyim. "Öğrenme yoksunu bir toplum" olduğumuzun, bundan daha güzelbir kanıtı olabilir mi?

Prof. Dr. Tümer Uraz



Baştaki inekleri kutsayan Hindu'msu dangalağı okuyunca, aklıma bir an, bu zavallının, mesela 20 sene sonra, bilim adamları fabrikada süt imal etmeyi başarırsa, imanını gözden geçirme olasılığı geldi.


18 Haziran 2007



Allah Allah !

Eski Yunan heykelleri hem de tapınakları (hani şimdi o çiğ Akdeniz güneşi altında şıkır şıkır parlayan tapınaklar) boyalıydılar; hem de çok canlı renklerde, sarı, kırmızı, lacivert, yeşil...Heykellerin gözleri de bugünkü gibi kör kör bakmazlardı, kaşları kirpikleri, gözbebekleri vardı!

Ne o, azıcık ucuzluyor mu olay, renkli olunca görkemi mi kaçıyor? Nerede beyaz mermerin soyluluğu, nerede apukurya maskarası gibi boyanmış yüce putperest tanrıları ha? Rastık sürme çekmiş bir Apollon, elma yanak kiraz dudak bir Zeus, çıngır çıngır eteğiyle çeribaşının kızı Şengül’e benzemiş bir Afrodit...






Fatih Ürek’i hatırlatan bir koca savaş tanrısı Ares... Randevucu dul bayan Madam Atina’ya dönmüş bir Athena!...Yalnız eski Yunan değil, eski Mısır heykelleri de tapınakları da rengârenk boyalıydılar. Hatta piramitler bile.

Piramitlerin üzerinde eskiden bir de mermer tabaka kaplı olduğunu bilir miydiniz, Araplar söküp söküp götürmüşler, yeni kurmakta oldukları Kahire şehrinin inşaatında kullanmışlar, özellikle de cami yapımında. O mermerin üstünde de renkli resimler varmış binlerce yıl önce, hiyeroglif yazılar, Ra’nın ünlü gözü falan...

Engin Ardıç' ın eski bir yazısından.



17 Haziran 2007



Babalar gününü İstanbul doğumlu Roni Margulies'in Ağıt şiirinden dizelerle kutlayayım, zannediyorum ölen babasının cenazesine İngiltere'den gelirken uçakta yazmış.


Ağıt !

"İşte yine İstanbul
Alçalıyor uçak Florya üzerine,
Sağ taraf açık seçik Yeşilköy

Sarsılarak değiyor tekerlekler yere;
Yeniden yaşamaya değil bu sefer
Gömmeye geldim çocukluğumu babamla beraber."


16 Haziran 2007



Cumartesi Neşesi !

Eşcinsel bir Katolik, günah çıkartmak için papaza gitmiş:

- Papaz efendi, demiş, ben pasif bir eşcinselim, ama karşılığında kiliseye sık sık yardım ediyorum. Acaba yaptığım yardımların sevabı, işlediğim günahı ödüyor mu?

- Zor bir soru, demiş Papaz; ben bunu, üstümdeki yaşlı papaza soracağım. Sen yarın gel bana... Ertesi gün adam, tekrar gitmiş günah çıkarttığı papaza.

- Dün sorduğun sorunun yanıtını öğrendim, demiş papaz. Eşcinsellik günah; ama kiliseye yaptığın yardımlar da sevaba giriyor. O sevaplar, o günahı ödüyor. Yediğin şey de yanına kar kalıyor.


15 Haziran 2007



Ya Silahla
, Ya Silahla !


1980'lerin ilk yıllarında başlayan Kürt ayaklanması giderek yayıldı. PKK diğer Kürt örgütlerini birer birer saf dışı bırakırken, başta askerler olmak üzere, Türkiye'nin milliyetçi-devletçi güçleri de alternatif sesleri bastırdı. Silah-dışı çözümler arayanlar, hain ilan edildi.

Halbuki mesela Kürt'ler içinde ki PKK'ya muhalefet eden kişi ve örgütler desteklenebilirdi. Bizim milliyetçi-devletçiler tam tersini yaptı; bir tokat da onlar vurdu. Kültürel haklar 20 yıl önce, taa işin başlarında tanınabilirdi. Aksine, Kürtçe kaset dinleyeni içeri atıp işkenceden geçirdiler.







Milliyetçi-devletçi ideolojinin hâkimiyetindeki Diyarbakır Cezaevi 1980'lerde terörist üretim merkezi gibi çalıştı. Bu cezaevinden sağ çıkan bütün gençler, soluğu dağda aldı.Nasıl, dini siyasallaştıran İslamcılar, en büyük Müslümanlara zarar verdiyse...Türkiye'nin milliyetçi-devletçileri de yanlış politikalarla bu ülkeye zarar verdi.


Çok daha az şehide, çok daha az paraya, çok daha az emeğe, çok daha az acıya mal olacak bir sorun vardı. Onlar ise olaya ak-kara; 'ya bendensin, ya hain' ve 'bu iş ya silahla çözülecek ya da silahla' şeklinde yaklaşarak, dertleri büyüttüler de büyüttüler. Bilmem bu örümcek ağı nasıl temizlenecek?
Emre Aköz


Daha öncede birkaç kez Kürt konusuna değinmiştim, tamamen kendi kişisel anılarım ile ilgili yazdığım yazıyı okumak için "şuraya" , o çok kızdığımız rahmetli Özal' ın bile Kürt sorununu çözmek konusunda harcadığı çabaları okumak içinde buyurun "1" , "2" , "3"

14 Haziran 2007





Devotee !



"Homolojiye" özürlü gayler hakkında bir madde girmek için araştırma yaparken, bu güne kadar sadece bir kere chat odasında karşılaştığım, çok az bildiğim Devotee kavramıyla tekrar karşılaştım.

Daha önce chatte karşılaştığım kişi, kendisine özürlü bir gay partner arıyordu ve sadece özürlü insanlardan hoşlandığını anlatıyor, devotee kavramını açıklamaya çalışıyordu. Bu arada Devotee; kişinin partnerinde ki bazı engellerden veya organların olmamasından (özellikle kol-el, ayak-bacak) hoşlanması. Bu durumu cinsel açıdan çekici bulması demek.








Eskiden Avrupada kelimenin anlamından farklı bir biçimde "çok mücadeleci, insanlara hayranlık duyan, onlara gıpta ile bakan" anlamında kullanılan "Devotee" kelimesi son yıllarda bu anlamıyla kullanılmaya başlamış..

Bu kavram Yunan Kültüründe Amelotatizm, günümüzde "Devotee" olarak geçiyor. bu konuda William Browne (1590-1645) ve Lord George Gordon Byron (1788-1824) 'ın engelli bayanlara yazdığı aşk şiirleri var.







Bilim dünyası bunun `sapık`lık mı, `fetişizm` mi yoksa normal, fakat çok ender bulunan bir dürtü mü olduğuna hala karar verememiş. Kamuoyunca bilinen bir kavram değil. Almanya'da engellileri rahatsız ettikleri için orada yaşayan insanların bu tip kişilerden en azından haberleri var, fakat Devoteeler bir dernek çalışmasına girmemişler, oysa Amerika'da Devoteelerin dernekleri var.

Engellilerin "forumunda" okuduğum kadarıyla bizde de çoğu özürlü arkadaşımız bu insanlarla hayatlarında pek çok kez karşılaşmışlar. Hatta gözleri görmeyen yakışıklı bir delikanlıyı arabasıyla evine götürüp onunla beraber olan sonra da, aldığı yere geri bırakan kadın devoteelerden bile bahsediyorlar.


13 Haziran 2007


Benim Cinayetim !

Bir şafak vakti evimize geldiğinde yabancılıktan nasıl ürktüğünü, tanıdık bir şeyler aradığını öyle kuvvetle hissediyordu ki, muktedir olsam kendisini yalnız hissettirmemek için onun gibi bir kedi bile olabilirdim.

O gün tek isteğim yüreğimle ve aklımla onu yabancı olmadığını hissettirebilmek ve evimizin asıl efendisi olacağını anlatabilmekti.

İçtenliğimizi derinden hissetmiş olmalı ki, genetik kuşkuculuğu az sonra uçup gitti ve ürkerek saklandığı yatağın altından çıkıp büyük çiçeklerimizin yaprakları ile didişmeye başladı. Neşelendiğini böyle gösteriyordu.







Hedefimi gerçekleştirmiş, ona olan sevgimi yüreğindeki ürkeklikleri yok ederek, yataklarının altına gizlendiği evde geldiği yerde olduğu gibi yatakların üstüne de çıkabilecek özgürlüğü olduğu göstermek aramızdaki içsel buluşmadan damıttığımız konfordu. Onu mutlu yapmış, bende onun mutluluğundan mutlu olmuştum.

Ama bütün mutluluklar gibi çok çabuk söndü sevincim. Dünyayı mahvetmiş küresel ısınmayı bir felaket olarak geleceğimizin önüne koymuştuk ama bu kadar değildi. Gece yarısı sıcak basınca onun henüz tehlikeleri tanımakta ne kadar acemi olduğunu unutmuş, dut bahçelerinin katliamından inşa edilmiş balkonsuz mimar cinayeti dairemizin penceresini sonuna kadar açmıştım.





Odaya yeniden döndüşümde yoktu. Yedinci kattan aşağı bencilliğim yüzünden uçmuştu. Bir daha onu sevemeyecek, oynayamayacak bir yabancı olmadığını anlatamayacaktım. Pasif egom onun ölümüne neden olmuştu. Kendimi en sevdiğimin katili hissettim ve başka katilleri düşündüm. Bu denli kaygısız bu denli özgür öldürebilemelerindeki bayındır ferahlığı düşündüm..

Onca teselliye rağmen ben kendimden kırık not aldım. Karanlığa gizlenen gözyaşlarım bile tesellide teyetsiz artık. Ömrümün sonuna kadar kimbilir hangi izlerde taşıyacağım bunları.. Ayşe Önal

12 Haziran 2007


Bilge Toplum !

Elbette bu dünyada bilge insanlar var; ama bilge toplumlar, kültürler yok. Oysa bilge kültür ve toplumlara ihtiyacımız var. Maalesef toplumlararası ilişkiler çok acımasızca, çok hesabi ve insana yakışmayacak düzeyde birbirinin kuyusunu kazma ve birbirini tehdit olarak görme doğrultusunda yürütülüyor. Bunu insan aşabilecek mi? Çok kısa vadede olanaklı olduğunu düşünmüyorum.

Felsefe Prof. Ahmet İnam

11 Haziran 2007


30 Dakika !

İran İçişleri Bakanı Mustafa Purmuhammedi'nin önerisini Türk basını kısa bir haberle geçiştirdi ama komşuda kıyamet kopuyor. Molla, yani dinadamı olan Purmuhammedi, zinanın önlenmesi için "Muta evliliği"nin teşvik edilmesini önerdi.

Muta evliliği "Kadın ile erkek arasında tanıksız olarak yapılan sözlü nikah" diye tanımlanıyor. Tek şart: En az 30 dakika sürmesi! Yani bir cinsel beraberlik kadar. Ondan sonra erkek "Boşol" deyince evlilik bitiyor. Dikkat: Kadının boşanma hakkı yok!





Purmuhammedi'yi şiddetle eleştiren İranlı aydınlar, önerinin zaten yaygın olan fahişeliği (Sadece Tahran'da 200 bin kadın bedenini satıyor) daha da azdırmaktan başka sonuç vermeyeceğini belirtiyorlar. Çünkü bir kez muta evliliği yapan bir kadının toplumda saygınlığını yitireceğini, yaşamını sürdürmek için bunu "Meslek" haline getirmekten başka çaresi kalmayacağını savunuyorlar.

Dahası fahişelik yaşını düşüreceğini de hatırlatıyorlar. Haklılar: İran'da kız çocukları için evlenme yaşı 9 ! Sonuç: Bunalımın pençesinde milyonlarca genç... En az 3 milyonu uyuşturucu bağımlısı. Düşünün; sadece Tahran'da ayda ortalama 100 genç uyuşturucudan can veriyor. 2 milyona yakın gencin AIDS'e yakalanması da
facianın bir başka yönü...

Erdal Şafak

10 Haziran 2007


Ben de Becerdim !

Av. Taner Aktop' un Çetin Baba' ya gönderdiği fıkra,

Kadının biri, kocası iş gezisi için kent dışına çıktığında; 3 keskin zamparayla, âlem yapmaya kalkmış. Alemin en koyulaştığı yerde ise birden koca gelivermiş eve.

Zamparanın biri gardıroba, öteki karyolanın altına, üçüncüsü de balkona saklanmış. Koca, giysilerini çıkarmak için gardırobu açtığında, zamparayı görmüş:

- Ulan sen de kimsin, ne arıyorsun burada? " Efendim, dolabın kirişi kırılmış, onu tamir ediyordum." Koca, yatağa oturup ayakkabıları çıkarmak için eğildiğinde de, yatağın altındaki zamparayı görmüş:







- Ulan sen ne arıyorsun orada? " Efendim yatağın somyası bozulmuş, onu düzeltmeye gelmiştim." Koca, dolapla yatağın altından çıkan zamparalara:

- Borcum ne kadar, diye sormuş. Biri: " Sizin hatırınıza 50 YTL yeter, demiş."Öteki: - Bana da yeter 50, demiş. O sırada 3'üncü zampara da balkon kapısını vurmaya başlamış: " Hey beyim, bana da verin bir 50 kâğıt, ben de becerdim yengeyi".

Ola ki, genel seçimlerde seçmenler, siyasal zamparaları ödüllendirirlerken hatırlarlar bu fıkrayı ve yadırgamazlar bazılarının: - Bana da oy verin, ben de becerdim milletin anasını, demesini...


Nedense o balkondan bağıran zampara kısmını okuyunca aklıma ilk Cem Uzan geldi :)

Gaykedi

09 Haziran 2007


Orta Zekalılar Cenneti !

Bu memleket ahalisi uçlarda yaşar..Toprağın kendisi “orta zekalılar cenneti” olduğu halde yaşam tercihlerinin uçlarda olmasını anlamak mümkün değildir..Ortalamayı tarif eden iki parantezin içinde kalanlar zekâdan nefret eder..

Yazı yazandan nefret eder.. Kreatif işlerle uğraşanlardan nefret eder..Başarılı olandan nefret eder.. Zengin olandan, şanslı olandan nefret eder.. Mutlu olandan nefret eder.. Yeteneğin her türlüsünden nefret eder..Haydi diyelim ki “nefret” sözcüğü fazla oldu.. En azından kızar..
Selahattin Duman

08 Haziran 2007


...!

Çocukken ben, böyle işyerlerinde falan, böyle patronların odalarında, babamın maaşını almaya gittiğimizde mesela, böyle patronun masasının yanı başında, konuşlanmış, küçük buzdolabını görür, ve, ilerde inşallah benimde böyle küçücük bir buzdolabım olur diye düşünürdüm.

Çocukluğumda beni çok büyülemişti o buzdolapları. Huzur veren bir yanları vardı. Sanki sahibini gerçekten çok mutlu ediyordu. Böyle patron, açıverirdi kapağını, içi silme gazoz, kola, meyva suyu dolu. Arada gofret, çikolata bile var. O kadar hoşuma giderdi ki.







Patron dükkan senin derdi bana. Ehe Ehe. Bir yandan gazozumu içerken bir yandan, gofretimi yerken, bir yandan da, bir gün benim de böyle bir buzdolabım olacak diye düşünürdüm. Hiç arabam olsun, evim olsun, zengin olayım, çok güzel bir karım olsun, hiç böyle şeyler istemezdim. İlle de küçük buzdolabı.

Düşünebiliyor musunuz, içinde kıyma yok, ne bileyim bi patlıcan yok, ıspanak yok, içinde tamamıyle eğlenceli şeyler var. Juke Box gibi. Ayrıca diğer buzdolapları gibi tipsiz de değil, dekoratif. Neyse, büyüdük eşek olduk, şimdi hiç umurumda değil bunu anlatmaya çalışıyorum...
Alpay Erdem

07 Haziran 2007




Ohaaa !


Birkaç gün önce de Kahire'de ki El Ezher Üniversitesi'nden İmam İzzet Atiye, çalışan kadınların işyerindeki erkek arkadaşlarını günde beş kez emzirmesi yolunda bir fetva yayınladı. Neymiş; aralarında oluşacak "Süt bağı" birbirlerine cinsel arzu duymalarını önleyecekmiş!

Bereket El Ezher'in ulema kurulu fetvayı geçersiz ilan etti de, tepkiler dallanıp budaklanmadan susturuldu. Ama yasaların yerini fetvalar alırsa toplumları nasıl bir yaşam ve düzenin beklediğine esaslı bir örnek olarak kaldı...
Erdal Şafak




Çüküm Yasası !

Tüm dünya da, çok profosyonel ve sinsi bir reklam kampanyasıyla millete gazlanan, okuyanı değil ama yazanı ve basanı zengin ettiği anlaşılan, aynı zaman da filme de çekilen Rhonda Byrne' in "Sır" yani "The Secret" kitabına en ilginç yaklaşımlardan biri, hiç beklemediğim birinden Tuğçe Baran' dan geldi, okuyalım;

Endonezya’da dev bir kertenkele çocuk yemiş! Daha önce de bir turisti indirmiş midesine! Sabahtan beri bunu okuyup duruyorum..Bu nasıl bir talihtir yahu!?! Bu nasıl bir sondur!? Kertenkele tarafından yenilmekten daha saçma bir son bir solucan tarafından yutulmak olabilir mi? Çok merak ediyorum: The Secret’in Zobel adayı yazarı sarışın hanımın bu konudaki yorumu ne olabilir acaba?

Bildiğiniz gibi kendileri bizim bin yıldır “ kısmetini çağırmak/itmek” şeklinde özetlediğimiz iyimser düdük makarna felsefesini yeni bir düşünce şeysiymiş gibi paketleyip süper dangalak laflarla fırfırlayıp (çekim çüküm yasası vs) millete de o korkunç kitabını kakalayıp paraya para, röportaja röportaj dememekte.





Ve lakin sorum şu: Bir kertenkelenin midesine inmeyi
“ arzulayan”
tanıdığınız kaç kişi vardır? Bırak arzulamayı, bir kertenkelenin insan yiyebileceğini akıl edebilecek birini tanıyor musunuz? Pirana tarafından yenmeyi falan insan akıl edilebilir de kertenkele yahu! Gerçi kertenkele dediğimiz üç metrelik mini bir dinozor. (Komodo Ejderi diğer ve sanırım daha uygun adı)


Üç metrelik bir hayvanın burnunun dibine girip fotoğraf çekmeye çalışan bir turiste “çekim, çüküm yasasına kapılmış” gibi saçma laflar etmek yerine dümdüz salak desek daha pratik ve gerçekçi olmaz mıyız? Kertenkeleye kahvaltı olan çocuk içinse ne denilebilir bilemiyorum. SIR hanımın değerli açıklamalarına muhtacız....

06 Haziran 2007


Hangi Yön !

Çocukluğunuzda "Alis Harikalar Diyarında" adlı kitabı okumuş muydunuz? Hikayenin bir yerinde Alis dört yol ağzına gelir ve hangi yöne gideceğine bir türlü karar veremez. Alis yanındaki kediye sorar: "Hangi yöne gitmeliyim?" Kedi, Alis'in sorusuna soruyla karşılık verir: "Nereye varmak istiyorsun?" , "Bilmiyorum" der Alis. "O zaman hangi yöne gideceğin de fark etmez."…

Siz rotasını belirleyemeyen, hangi limana gideceğini bilemeyen bir kaptanın gemisinde yolcu olmak ister miydiniz? Peki, kendi yaşam geminizin kaptanı olarak siz hangi limana doğru yol aldığınızı biliyor musunuz? Yoksa yaşam geminiz rüzgara bağlı olarak bir oraya bir buraya doğru yalpalıyor mu? Yaşam geminizin gerçek kaptanı kim? Siz mi?Koşullar mı? Başkaları mı?... Nil Gün

05 Haziran 2007


Spam Blog !

Bir kaç gündür blogumu güncelleyemediğim için tüm dostlardan özür. Cumartesi sabahı bir yazı girmeye kalktığımda, Blogger' in duygusuz robotlarının beni Spamblog zannederek bloke ettiğini gördüm, Google Adsense bile kullanmayan mütevazi bir blogun başına bu neden geldi hala anlamış değilim açıkçası.

Spamblog nedir bu konu da bugüne kadar hiçbir fikrim yoktu, sağ olsunlar "Osman Börütecene" Bey ve zarif eşi "Goddess Artemis" bana çok yardımcı oldular, buradan kendilerine bir kez daha kocaman teşekkür. Tabi cumartesi fıkrası salıya kaldı umarım bayatlamamıştır :)


Bu arada spam blog listesine alınan arkadaşlarım için tavsiye, spamblog doğrulama testini geçtikten sonra, yani hani şu garip görünen yazı ve rakamları okuyup doğru şekilde girdikten sonra, tek yapmanız gereken şey bir kaç gün beklemek, sonra Blogger özür dileyerek sizi spam blog listesinden çıkarttığını bildiren bir mail gönderiyor.

02 Haziran 2007





Cumartesi
Neşesi !


Bir rahibe taksi cevirmis, ve yola cikmislar..ama taksi sürucusu aynadan surekli rahibeye bakiyormus, rahibe neden oyle baktigini sorunca adam, "çok özür dilerim rahibe, size bisey soylemek istiyorum ama kizarsiniz diye de çok korkuyorum" demis..rahibe gulumsemis:

"sevgili oglum, benim yasimda ustelik de rahibe olan birine ne soylersen söyle hoşgorulü davranacagina emin olabilirsin..bana her istedigini soyleyebilirsin..." Bunun uzerine taksi soforu "o zaman...demis..benim en buyuk fantezim bir rahibeyle sevismekti de...."








Rahibe yine gulumsemis: "ah bu muydu sevgili oglum...bakalim bunu nasil halledebiliriz.. Oncelikle bekar ve katolik olman gerekiyor..." , "evet evet ben bekarim ve katoligim!!", "o zaman şurdan ormanlik yola sapalim.." Ve ormana gelmisler,adam orada en buyuk fantezisini gerceklestirmis hersey bittikten sonra rahibe bir, bakmis adam agliyor...

"neyin var sevgili oglum??", "rahibe..beni bagislayin..ben size yalan soyledim,ben aslinda evliyim ve yahudiyim"...Bunu duyan rahibe gulmus : "ah sevgili oglum kendini üzme...aslinda benim de ismim Kevin, gay'im ve kiyafet balosuna gidiyorum" :)



01 Haziran 2007


Arap Gözüyle Türkiye !

Türkiye, bölge için yenilikçi, demokratik bir ülke. Yaşananlar bizim için muazzam bir demokrasi dersi. Türkiye’de seçimlere hile karıştırılmıyor ve ayrıca demokrasinin yerleşik demokratik müesseseleri var. Biliyoruz ki, ABD’nin bir Büyük Ortadoğu Projesi var ve AK Parti buna destek. ABD, Türkiye’yi Ortadoğu’da örnek ülke yapmak istiyor.

Buna karşı çıkanlar ‘laik ülkemiz gidecek, ılımlı İslam projesini getirilecek’ diyorlar. Model ülke sözüne hassasiyet gösteriyorlar. Ama bu imkansız çünkü Arap ülkeleri homojen değil, üstelik Amerika’nın derdinin demokrasi olduğu konusunda herkesin şüphesi var. Türkiye kime örnek olacak?




Müslüman Arap halkı ile Müslüman Türk halkının dil ve din anlayışı farklı. Model olma şansı yok ama nasıl AB, Türk demokrasisi için ilham vericiyse, Türkiye de Arap dünyası için ilham verici olabilir. Şiddetten uzak bir demokrasi modeli yaşanıyor. Bu modeli kaybedersek, “silaha sarıl istediğini yap” diyecekler.

Bu Hamas için, İslamcı radikal partiler için önemli. Çünkü şiddet kültürü Arap dünyasında köklü, Türkiye’de ise şiddet kültürü yok. PKK’yı ayıralım, çünkü o dışarıdan destekli. Türkiye şiddetten uzakta sorunları demokrasiyle çözeriz umudunu veriyordu.

Filistin doğumlu ve yıllardır Türkiye’de yaşayan, bütün dünyada en çok izlenen Arapça yayını yapan El Cezire televizyonu Türkiye temsilcisi Yusuf El Şerif .