27 Şubat 2007


Şamar !

İki başlık önce Latinlerin Quinceanero geleneğinden bahsederken aklıma kuzenimin anlattığı bir olay geldi..ilk adetini görunce ve bunu annesine anlatınca birkaç şamar yemiş annesinden...bu tokatın atılması adettenmiş...benim icin kücuk bir şoktu ne aptal bir gelenek diyerek anlatmıştı yıllar önce...

....ve eskilerden bir anı daha; bir kız arkadaşım milyarlar harcanan sunnet toreninin kız çocuklarının psikolojisini bozdugunu...kızlarin kızlık zarıni ilk adetlerinden sonra bir doktorun sunnet gibi basit bir operasyonla almasini ve bununda dügün gibi bir eglenceyle kutlanmasi gerektigini savunuyordu....Gaykedi

25 Şubat 2007





Lolita !


İran' da cinsel dürtülerini bastırmak isteyen erkeğin, devrim yasalarına göre ne yapacağından bahseden kısım tam bir traji-komedi.

Erkek, eğer bu duygularını bastıramıyorsa bir hayvanla cinsel ilişkiye girebilir. Yalnız, cinsel ilişkiye girdiği hayvanı (mesela tavuk ya da sığır) kendisi yiyemez, ailesine de yediremez, komşusuna da yediremez.

Komşusunun komşusuna vermeye cevaz vardır. Yani devrim erkeğin cinselliğini kontrol altına alarak kadınları koruduğu gibi, hayvanın etinin mundar olmaması için çözümü de ortaya koyuyor!...

Azar Nafisi'nin yazdığı "Tahran’da lolita okumak" adlı kitaptan.(Reading Lolita in Tehran)


24 Şubat 2007





Quinceanero !



15 yaşına basan her genc kız için yapılan büyük 15. yaşgünü partisi Latin Amerikada yaygin olan bir adettir...genc kızın hayatında büyük önem taşıyan, adeta düğün kadar şatafatlı ve masraflı bir kutlamadır... yaşgünü sahibinin çok özenle gelinliğe benzer ve açık renkte bir kıyafet giymesi, ve hatta kızın nedimelerinin olması gelenektendir...

Bu o kadar önemli bir olaydır ki, bazı fakir aileler kızları doğduğu ilk andan itibaren bu gün için para biriktirip, o günün çok özel geçmesi için ellerinden geleni yaparlar....verilen partinin adi Quinceanero olup, adina parti verilen genc kiza Quinceanera denilir....oysa bizde ergenlik nasil korkulasi bir durum gibi gozukur....



21 Şubat 2007


Apo !

Kim söyledi hatırlamıyorum, ama Apo yakalandığında bir tanıdığım “Türkiye’yle ilgili bu gibi gelişmeleri artik sadece BBC gibi yabanci kanallardan takip ediyorum” demişti. Zira o sirada Türk televizyonlari retorige bogulmuş, haberi yalin bir şekilde vermek yerine Türklük propagandasinda yarişir hale gelmişlerdi.

Oysa BBC gibi uluslararasi düzeyde etkin kuruluşlar, önemli meselelerde tipki kendi ülkelerindeki gelişmelerde oldugu gibi haberi verirken panik ve propagandadan uzak bir üslup kullanirlar. Izleyici açisindan da gelişmeleri takip etmek, kafa karişmadan haber izlemek kolaylaşir...Oray Eğin

Bu saygınlık kolay elde edilmiyor...Yillar önce bir yerler de okudugumu hatirliyorum...İngiltere Arjantin 1982' de Falkland adalarında savasırken bir ingiliz askeri öldugunde BBC haberi "bugun bir askerimiz sehit oldu" diyerek degil "bugun bir İngiliz askeri savasta öldu" seklinde vermis hep...kardesim harbi bu ne sogukkanlilik yahu !

bu arada internette biraz arastirin
Falkland adaları savası cok tuhaf,
hatta komik derslerle dolu bir savas !




Zıvana !



Geçenlerde televizyonda, Sidney Lumet klasiği Network’ü yakalayıp tekrar izlemek gibi bir şansım oldu. William Holden, Faye Dunaway, Peter Finch ve Robert Duvall’ın başrolleri paylaştığı, 1976 yapımı, şahane bir filmdir; hararetle tavsiye edilir.

Film, ABD’nin hayali UBS kanalının, özel hayatındaki çalkantılar nedeniyle balatayı sıyırmış, ekranın önündeki zırvalamaları televizyon seyircileri tarafından büyük ilgi görünce kanal yönetimi tarafından iyice gaz verilmiş ve hepten zıvanadan çıkmış anchorman’i Howard Beale’ın (Peter Finch) hazin hikáyesini anlatır.

Olayların nasıl geliştiğini açmayayım; meraklısı arayıp bulacaktır; izlememiş olanlar için hadisenin gazozunu kaçırmayayım. Fakat sonunu söylemek durumundayım: Reyting derdindeki yöneticilerin bir kumpası neticesinde Howard Beale, stüdyoda taranmak suretiyle hayatını yitirir. Teşbihte hata olmaz, "Atları da Vururlar" tadında, harbiden iyi filmdir...

Ebru ÇAPA



20 Şubat 2007


Cayırtı Nasıl Başladı I

Televizyon haberlerinde cayırtı nasıl başladı ?Peki televizyon haberleri hap cayırtılı, cuyurtulu muydu? Magazin ağırlıklı mıydı? Haber değilde şov programı gibi miydi? Hayır..Öyküsünü anlatayım..1996 yılında Ufuk Güldemir, Show TV’den Star’a geçince, Show haberin başina da Reha Muhtar geldi..Reha önceleri ilgi çekmedi.. Reyting alamadi..Sonra çaresini buldu.. Haberlerin rotasini degiştirdi..

Hayvanlar alemini yayinladi..Sirklerde çekilmiş görüntüleri ekrana getirdi..Kamera şakalarina agirlik verdi..Tabii bol bol magazin yapti..Polemik yapti..Yetmedi..Haberin içinde Levent Kirca’nın çok tutulan Olacak O kadar programından bölümler bile yayınladı..10 dakika.. 15 dakika..Yaptığı tuttu.. Show Haber inanılmaz reyting aldı..Reyting alınca da Show TV’nin o zamanki patronu Erol Aksoy’un prensi oldu..Haberler bir saate, birbuçuk saate çıktı..Şov programına dönüştü..

Cayırtı Nasıl Başladı II

Bunu gören Cem Uzan (o zaman Star’ın patronuydu) Ufuk Güldemir’i çağırarak “her şey reytingtir” dedi..Bu söz televizyon haberciliğinin miladı oldu..Güldemir de ‘madem öyle’ dedi.. ‘Mantıklı olan hiçbir şeyi istemiyorum’ diyerek.. Savaşi başlatti..Savaş filmleri.. Vurdulu kirdili sahneler.. Arşivden çikarilarak haberin montajinda kullanilmaya başlandi..En çok da Malkoçoglu filmi..Haberler şöyle yapilmaya başlandi..

Diyelim ki bir grup gösteri yapti.. Polisle aralarinda biraz itiş kakiş oldu..Kesmez..Filmlerdeki kavga sahnelerini, silahli çatişmalarini, araba takip sahnelerini, uçak düşme görüntülerini de ekleyeceksin ki ilgi çeksin..Ne alakasi var diyeceksiniz..Alakasi yok da o görüntüler ilgi seçiyor..Önemli olan da buydu.. Mantigi olmasin ama ilgi çeksin.. Reyting yapsin..Savaş uzunca bir süre devam etti..Show oradan bastirdi..Star buradan..Haberlerin de çilki çikti....Mehmet Tezkan

Reha Muhtar' ın haberlerde kadrolu calisan upuzun bir dev adamiyla bir de cucesi vardi dimi yahu, yoksa ben mi yanlis hatirliyorum :) Gaykedi

19 Şubat 2007


Benim Tanrım !

Tanrı ile kul arasına girilmez, denir. Doğrudur. Benim tanrım, evren. Adını büyük harfle yazmak ve kulu olmak gerekmiyor böyle bir tanrının. Hepimizin, her şeyin evren dediğimiz ve sonsuzluğu insan aklına durgunluk veren o tarifsiz bütünün bir parçası olduğuna, ama her parçanın kendi içinde o bütünün özelliklerini taşıdığına inanıyorum.

Tıpkı insan vücudunun her zerresi DNA dediğimiz genetik haritayı nasıl içeriyorsa, bizler de evrenin parçaları olarak onun bütününün ve gücünün bir kalibresini içimizde taşıyoruz.Hallacı Mansur, “En el Hak!” derken, bunu söylemek istedi kuşkusuz. Ama bilim, henüz ne DNA’ya uzanmıştı, ne uzaya...Mine Kırıkkanat

18 Şubat 2007


Silikon Vadisi !

Bizim televizyon dizilerinin esin kaynağı da özellikle Amerikan dizileri değil mi? Bizdeki derin devletin, kökten milliyetçiliğin ve benzeri olguların eyleme dönüşmesini filmleştiren "Kurtlar Vadisi", Amerikan televizyonlarındaki "Alias" ve "24 Four Hours" benzeri dizilerden çok mu farklı sanki.

Ancak bizdeki medyanın kendisine esin kaynağı olan Batı medyasından bir farkı var. İzleyebildiğimiz kadarıyla Amerika'da da, İngiltere'de de, Fransa'da da, medyalar izleyicilerine, sadece "Hayal" sunmuyor. En iyi belgeseller, araştırmacı programlar, tarih, tıp, fizik, iletişim ve benzeri alanlardaki yapımlar da, ana kanallarda izleyicilere sunuluyor.

Bunun yanında değişik konular üzerinde yoğunlaşan tematik kanallar da, her eve giriyor.Sonuçta ortaya şu temel fark çıkıyor. Sokaktaki insan bizde mesela sadece "Kurtlar Vadisi"ne takılıyor. Ama Amerika'daki sokaktaki insan "Silikon Vadisi" hakkında da bilgi sahibi oluyor...Devamı aşağıda

Elektrik Ampulleri !


BBC kanallarını izleyen bir İngiliz, Haçlı Seferleri'ni de, Einstein'ın felsefesini de, Bacon'ın düşüncelerini de biliyor. Daha önce FBI'ın, CIA'nın, MI6'nın hakkındaki belgeseller de izlendiği için, vurdulu kırdılı ve vatanı kurtarmaya çalışanların birilerini öldürdüğü diziler, fantezi olarak algılanıyor.

Varlıklarını dünyalı olmaya ve büyümelerini evrensel bilgiye, yabancı sermaye ile işbirliğine borçlu olan medya sermayelerinin, sahip oldukları televizyonlarda ve gazetelerde yabancı düşmanlığını, şiddeti, ırkçılığı, militarizmi, kini, nefreti, şiddeti kutsayan diziler yanında, herhalde gelişmiş ülke medyalarında görülen aydınlatıcı yayıncılığa da yer ve destek vermeleri en azından insanlığın gereğidir.

Dolaşın Türkiye'nin ulusal kanallarında. Bir tane Türk ve dünya klasiğinin dizileştirildiğini, Türk veya dünya müziğinden klasik eserlerin kitlelere sunulduğunu göremezsiniz. Bu açıdan baktığınızda, elektrik ampulleri bizim ulusal medyamızdan daha aydınlatıcı değil midir? Çocuklarını Batı'nın en seçkin okullarına gönderenlerin, izleyicilerini gerçekten incir çekirdeğini doldurmayan ürünlerle uyutmaları, en azından ayıp değil midir? Mehmet Barlas

17 Şubat 2007


Derin Devletin Cüce Temsilcisi !

Bir süredir ortam gergindi: Ya Kurtlar Vadisi yayımlanmazsa! Öyle ki bu "kutsal bilgi" kaynağından mahrum kalan halkımızın ne yapacağı endişe verici bir hal almıştı.

Kurtlardan mahrum bırakılan halkımız onları aramaya dağlara çıkabilir, kurtların peşine düşen halk işinden gücünden olabilir, bu varoluşsal arayış içinde nice vatan evladı elden ayaktan düşebilirdi.

Sonunda hassas operasyonla kurtlar inlerine geri gönderildi. Genç nesillerin sarsak Türk kahramanı, derin devletin cüce temsilcisi, dublajlı erkek Polat Alemdar tiplemesinden bir parça korunacağız artık... Devamı aşağıda

Komplo Ya Resullullah !

Ve fakat mesele Kurtlar Vadisi' nden çok şu: Halkımızın komplo teorilerine, şifresi ancak kafası karışık dekoderlerle çözülebilecek derin devlet maceralarına ve dakika başına ancak bir cümle düşecek düzeyde zekâ özürlü diyaloglara olan engellenemez ihtiyacı neyle karşılanacak?

Bu memleketin, bilgi yerine şüpheyi koyan bozulmuş dengesini hangi yüksek kültür ürünü teskin edecek? insanların kafasını birtakım dizilerin güya şifreli mesajlarıyla karıştırmak büyük bir günahtır. Ogün Samast'ları yaratan elbette bu dizi değildir ama o vandalları estetize edip yüceltmek de elbette bir suçtur...Ece Temelkuran

16 Şubat 2007


Milyonlarca Karınca I

Aşıksınız..Bir aşkın en kışkırtıcı günlerindesiniz. Karnınızda milyonlarca karınca, kitlesel bir maraton koşarken, avuçlarınızdan Akdeniz hacminde terler boşanıyor. Her şey müphem, heyecanlı, kışkırtıcı. Doğuma ve ölüme yakın bir yerdesiniz.

Ne yazık ki aşk biterken de benzeri yaşanır. Artık olurlar olmaza çevrilmiş, imkanlar imkansızlık kuyusunun dibini boylamıştır. 'Neden'in cevabı gelmez. Oysa evren bitmesi gerektiğini biliyordur. Aşkın vadesi dolmuştur. Çünkü aşk sürmez.

Ama eğer aşk, fedakarlık edip, kendinden geçmeye karar vererek, yerini sevgiye bırakırsa, artık karıncalar kitlesel maratonunu terk edip, güvenli ve aheste yuvalarına yürürlerse, avuçlarınızdaki Akdeniz hacmindeki ter, sakin ve huzurlu bir göle dönüşmeye razı olursa sürer.

Milyonlarca Karınca II

Bilinmeyenin kışkırtıcı hazzı, tanıdık olanın asudeliğine bıraktığında kendini, aşk sevgiye ve huzura evrilir. Çünkü kimse, aşk bile, sonsuza dek koşamaz. 'Kadınlar Neden Yazdıkları Her Mektubu Göndermezler' adlı kitabın yazarı, Freudcu kuramcı Darian Leader 'Aşkın başlangıcındaki simetri bitişinde de vardır' diyor.

Sanırım, diyor ki, birine hangi nedenlerle aşık olursanız, biterken de aynı nedenlerle nefret edersiniz. Yani başlangıç ve bitiş bir çemberdir. Yani saçlarını atışını sevdiğiniz kadından, bir gün saçlarını atarken nefret edersiniz, yani kirli sakalını sevdiğiniz adamın sakalı bir gün size batar.

Aşkı başlatan nedenler, mantığın terazisinde tartılmaz. Aşkı başlatan küçük şeylerdir. Üçüncü şahıslar bu küçük gizemli şeyleri anlamazlar, onlar için bu evren tümüyle yabancı topraklardır. Mesela bir erkek, bir kadının, beyaz elleriyle tereyağlı ekmeğe reçel sürüşüne vurulabilir. Bir kadın bir erkeğe, sırf simitinin yarısını koparıp ona yedirdi diye aşık olabilir.... Aycan Saroğlu

15 Şubat 2007





Self Exile !



Orhan Pamuk bankadan dört yüz bin dolarını çekip Amerika’ya gitti. Elbette bu, Nazım Hikmetin kaçışı türünden bir “iltica” olayı değildir, geri dönüş kapısı, kullanılmasa bile, açıktır. Amerikalılar bu tür kaçışlara “self exile” derler, biz sanırım “gönüllü sürgün” deyimiyle karşiliyoruz...

Faşistlerin “ya sev ya terket” sloganı da sanırım “sevsen de terket, kafamızı bozma” şeklinde bir degişiklige ugramiş oldu! “Nobelli yazarını bile kaçırmış olma şerefi” de Türk faşizminin tarihine altin harflerle yazildi! Kutlu olsun!....Engin Ardıç


14 Şubat 2007


Herkese Mutlu Neşeli ve Sexi Bir
Sevgililer Günü
:)

Gizli Bağımlılıklarımız I

Herkes acıdan kaçmak için kullanılan yaygın bağımlılıkları bilir: yiyecek, alkol, yasal ve yasal olmayan uyuşturucular, kumar, TV, alışveriş, iş, seks vb.....Ama çoğu insan sinsice kendisini gizleyen bazı bağımlılıkların farkında değildir. Bu tür bağımlılıklar aldığımız nefes kadar görünmezdir. Zararları ise bilinen yaygın bağımlılıklar kadar yıpratıcıdır....Kontrol bağımlılığı... Onay bağımlılığı... Öfke bağımlılığı...

Kendi mutsuzluğumuzun sorumluluğunu başkalarına vermek için öfkeyi ya da gözyaşlarını kullanmak, bu da yetmezse sıkça hastalanarak ilgiyi üzerimizde toplamaya çalışmak da aslında kontrol bağımlılığıdır. İçimizdeki değersizlik duygusunun acısından kaçmak için ihtiyaç duyduğumuz sevgiyi/onayı almak uğruna başkalarının bize karşı hissettikleri duyguları kontrol etmeye çalışmak çok yorucudur.

Gizli Bağımlılıklarımız II

Başkalarının bizimle ilgili ne düşündüğünü fazlaca önemsemek; kendimizi sevmek yerine, onların bize duyduğu sevgiyle kendimizi sevebileceğimizi sanmaktır.Bu bakış açısıyla, yeni şeyleri öğrenmek ve deneyimlemek yerine sürekli ne söyleyeceğimizi ve nasıl davranacağımızı planlamak için çaba harcarız. Sıkça kendimizi savunmak ve izahat verir durumda buluruz.“İyi insan” olarak bilinmek uğruna yapılan fedakarlıklar bize de “iyilik” yaptığımız kişiye de zarar verir.

Başkasının kendisinin yapabileceği bir şeyi onun adına üstlenmek, o kişinin kendisini geliştirmesini ve öz sorumluluk almasını engellemektir. Bu iyilik değil, iyi niyetle kötülük yapmaktır.Sevgi adına, düşkünlük adına, koruma kollama adına çocuğunuzun, eşinizin, sevgilinizin, arkadaşınızın kendisinin yapabileceği şeyi siz yaptığınızda onların size duyduğu saygıda azalma olur.

Gizli Bağımlılıklarımız III

Hiç kimse sömürdüğü ve kullandığı birisine saygı duyamaz. Saygının olmadığı yerde ne kadar sevgi olabilir ki? Başkasını sevebilmek için önce kendinizi sevmelisiniz. Hiç kimseyi kendinizden daha fazla sevemezseniz. Çocuğunuzu, eşinizi, sevgilinizi kendinizden fazla sevdiğinizi söylüyorsanız, bu sevgi değil bağımlılıktır. Her bağımlılıkta düşkünlük vardır.

İçkiye düşkünlük ile çocuğa düşkünlük arasında fark yoktur. İkisi de kişinin mutsuz ve doyumsuz olduğunun göstergesidir. Düşkünlüğün aslında zavallılık anlamına geldiğini bir düşünün...Bir iyilik yapın kendinize. Kendinize, sadece kendiniz için zaman ayırın. İşte bu, kendine sevgi vermenin, değerlilik duygunuzu geliştirmenin yollarından biridir. Dünyadaki tüm insanlar kadar siz de kendi sevginizi ve ilginizi hak ediyorsunuz...Nil Gün

13 Şubat 2007


Charlie Hebdo

Paris’te, Hz. Muhammed’in karikatürlerini yayınlayan Charlie Hebdo mizah dergisiyle, İslami örgütleri karşı karşıya getiren ceza davası, Fransa’da laik ve demokrat Müslümanların ne kadar cesur olduğunu gösterdi.

“Mümin Müslüman” olduğunu belirten Cezayirli Muhammed Sefavi’nin, mahkeme heyetine 1928’de kurulan Müslüman Kardeşler’in kılıç çakıştıran amblemini, kelimeyi şahadeti kılıç üstüne yazan Suudi bayrağını gösterip: “İslamiyet’i şiddetle bütünleştiren bunlardir, Charlie Hebdo dergisi degil!” demesi, önemliydi.

Tunuslu düşünür ve şair Abdülvahap Meddeb’in, “Charlie Hebdo’da Hz. Muhammed’in elleriyle yüzünü kapayıp ’Budalalar tarafından sevilmek zor!’ dediği karikatürü görünce kahkahayı bastım. Çünkü benim düşündüğümü çizmişti ...” sözleriydi asıl vurucu olan..... Mine G. Kırıkkanat

12 Şubat 2007




Yeni Tomurcuklanan
Göğüsler !



80'ler civarında magazini tekel olarak elinde tutan Hafta Sonu gazetesi, Bülent Ersoy'un bir gazino çalışmasında, kadınlar matinesinde sahneden yeni yeni tomurcuklanan göğüslerini o dolmacı, börekçi güzeli hanımlara açıp gösterdiğini belgeleyen bir fotoğraf basmıştı çarşaf gibi; değişimin, cinsel isyanın ilk posteriydi aslında o.

Altında bir aidiyet karmaşası taşısa da, 'Ben de size benziyorum, alın aranıza, ben de Nişantaşı çocuğuyum' gibi bir durumdan çok, iyi niyete dayanan bir saflığın, bir mutluluğun, üstelik faşist darbenin ortasında bir 'kişisel beraat'ın da işaretiydi...


Küçük İSKENDER







Ben Kız Değil,
Oğlanım !



Bülent Ersoy Bankacı anne-baba, udi dedenin oğlu olarak doğuyor...Kadıköy Musiki Derneği asıl hayatına yön veren. Derneğin kurucusu Rıdvan Aytan ve Melahat Pars'tan dersler alıyor, devamı İstanbul Belediye Konservatuvarı'yla geliyor. 70'lerin başlarında cemiyette daha fazla vakit geçirmeye başlıyor. Şansı yaver gidince ilk plak anlaşması..

Müzeyyen Senar'la tanışma : "1974'te biri bana 'Size plağımı getirdim' dedi. 'Kızım, şöyle otur' dedim, 'Ben kız değil, oğlanım' dedi. 'Peki' dedim. Plağını koydu, 'İnşallah, bir gün bir şey olursun' dedim, gitti. Altı sene sonra Fahri bey dedi ki, 'Birini dinleteceğim sana, beğenirsen Maksim'e alacağım.' Dede Efendi filan okudu, 'Harika' dedim ve bunun üzerine Bülent, Maksim'de söylemeye başladı. Güzel okuyordu, ama aynı bendi. Sonra baktım, bağırıyor, yırtıyor kendini, sesini bir şeyler yapıyor, ben olmaktan çıkmış."








Allah şu Japon'un
canını alsa !



Hürmetini hiç eksik etmese de, Ersoy'un asla yaranamayacağı birisi de Zeki Müren'di. Ersoy'un kulağına bile gelmiş, yüzüne çaktırmasa da arkasından 'Allah şu Japon'un canını alsa' dermiş. Bu üçlüye Cemal Süreya'nın yorumunu ekleyelim: "Son 40-50 yıllık evre içinde tek doğurgan ses Müzeyyen Senar'dır. Zeki Müren onun parıltılı çocuğu, Behiye Aksoy hayırsız kızıdır. Bülent Ersoy'a gelince, ona da Müzeyyen Senar'ın mafya ile birleşmesinden doğmuş, gizlice ama özenle büyütülmüş yasadışı çocuğudur diyebiliriz."

Daha çocukken, annesi evde olmadığında onun elbiselerini giyer, pürmakyaj, elinde sigara, ayna karşısında 'kadıncılık' oynarmış. Kendisinin 'milat' diye tanımladığı operasyon öncesinden 'erkekçilik' oynadığı filmler var zihinlerde. Gülşen Bubikoğlu'na mahcubiyetiyle kur yapan dal gibi bir oğlan... 34 beden takım elbisesinin içinde Maksim sahnesinde seyirciden aldığı gülleri koparıp kendi başından aşağı döken başka bir tür assolist...








Aç Aç !



Bülent Ersoy efemine bir kibarlıkla ayarsız bir delikanlılık arasında, ama eşcinselliğini hiç gizlemeden gazino sahnelerinde yıldızlaşmışken, 80 Eylül'ünde adı ilk kez adli bir vakaya karıştı. Kendisi 'iş kazası' diyor, gazeteler 'aç aç'lara dayanamadı yazıyor; İzmir Fuarı'nda sahnede hormonu yeni zerkedilmiş memelerini gösteriverince soluğu nezarethanede aldı. Üzerine bir de 12 Eylül...

19 Eylül'de Buca Bölge Cezaevi'ndeki 48 günlük hapisliği başladı. 'Karafatmanın Sarayı' adlı kitapta Türkiye'deki cezaevi anılarını yazan Daniel Koplowitz, onun önce 'Sapkınlar Koğuşu'na konmak istendiğini sonra 'Kadınlar Koğuşu'na gönderildiğini, ancak tepki gelince tek başına spor salonuna kapatıldığını anlatıyor. Orada olduğu müddetçe hapishane onun şarkılarıyla yankılanmış...


PINAR ÖĞÜNÇ




10 Şubat 2007


Hair Dresser

Şimdi berberler eski İstanbul resimlerinde görüldüğü gibi, açık havada müşteriyi küçük bir hasır iskemleye oturtup, kafasını öne eğerek saçını kesmiyorlar. Çünkü berberler çoktan “kuaför” olmuştu, şimdi de “hair dresser” oldu.

Eskiden saçlar berberde değil evde yıkanırdı.Termosifon ocağının yakılması, arka arkaya hamama girip pancar gibi çıkan ve havlulara sarınarak çay içen aile bireyleri, her evin değişmez pazar ayiniydi.

Banyo günü dışarı çıkmamaya da özen gösterilirdi çünkü saç kurutma makineleri olmadığı için ıslak saçla soğuğa çıkmak tehlikeli sayılırdı. Hem banyolarda da bir kalıp sabun, bir kese ve liften başka bir şey bulunmazdı....Zülfü Livaneli

Bu yaziyi okuyunca, yillar önce yasli bir erkek berberi tanidigimizin, yaptigi sey geldi aklima...Tıraştan sonra saclarini yikatmak isteyen musterisini "siktir git ulan hamam iki sokak ötede" diyerek kovmasi, yillarca hep gulerek anlatilmisti eş dost arasinda :)

Kendimizi Ne Zannediyoruz ?

Kendimizi ne zannedersek zannedelim, sonucta aşağıda ki elementlerden oluşan, genlerin yönettiği, kolayca bozulabilen biyokimyasal makineleriz ;

% 65 Oksijen
% 18 Karbon
% 10 Hidrojen
% 3 Nitrojen
% 1.5 Kalsiyum
% 1 Fosfor

ve az biraz da potasyum, sülfür, sodyum, klor, magnezyum, demir, iyot, flor, silisyum, manganez, çinko, bakır, alüminyum ve arsenik...

09 Şubat 2007





Mevlana' nın Kedisi


Biri Bana Anlatsın’da izledim. Gönüller Sultanı Mevlana da kedileri çok severmiş. Hatta öylesine bir bağ varmış ki kedisiyle arasında, vefatından bir hafta geçtikten sonra kedisi de ölüvermiş. Yakınları, kediyi, Mevlana’nın türbesinin içindeki küçük bir sandukaya defnetmişler. Ve kedinin türbe içinde dolaşmasını sembolize etmek için de, türbe her temizlendiğinde bu küçük sandukanın yerini değiştirmişler.....Mehmet Güler



08 Şubat 2007





Tanrı


"Yarattığı müzik enstrümanını çalamayan bir usta gibi, Tanrı da insandan doğru sesi çıkaramamıştır. Bu yüzden, Tanrı hariç bütün güçler insanı çalmış ve özellikle de şeytan en güzel melodilerini onunla bestelemiştir."...


Hakan Günday




İçindeki Çocuğa Sarıl

"Sabah, işe gelirken Balat yolunda gördügüm manzara, gelmeyen kışın, gitmeyen depresyonuna ragmen beni acayip neşelendirdi: şalvarı, uzun etegi, örtüsü, çarığıyla ellilerini geçmiş bir köylü kadıni, denize karşi büyük bir neşeyle, doyasiya salincakta sallaniyordu"...Aycan Saroğlu

07 Şubat 2007


Erotik Yaşam !

“İnsanlar cinsellikle ilgili şeyler söz konusu olduğunda dürüstten başka her şeydirler. Erotik yaşam kalın bir yalan dokusunun arkasına gizlenir.” Freud

06 Şubat 2007


Şeytan ve Ağaç !


Geçen gun basinda cikan "Hintli aktris ağaçla evlendi" * haberini bilmem gördunuz mu? bunu okuyan Turk' lerin çoğu eminim yahu ne aptal dinler ve inançlar adetler var diye dusunmus icinden gulmustur....sozum anasindan babasindan gördugu , içine dogdugu toplumun dinini sorgulamadan kabul edenleredir;

Bilimsel yada baska bir dinden bakinca İslam cok farkli mi goruluyor zannediyorsunuz? mesela dunyanin, Muslumanlarin her sene seytan taslarken binlercesinin birbirini ezerek oldurmesi konusunda ne dusundugunu hic merak ettiniz mi...Turk' e Turk propagandasi gibi muslumana musluman propagandasi yapmaktan ne zaman vazgeçeceksiniz....bir fikrayla bitireyim yazimi...

Amerikalı işadamı, bir Çinli’ye, alay ederek sormuş;

- Ölüleriniz, mezarlarina koydugunuz pirinçleri ne zaman yiyecek?

Çinli başini kaldirmadan, cevap vermiş;

- Sizin ölüleriniz, koydugunuz çiçekleri kokladigi zaman...

* HİNTLİ film yıldızı Aishwarya Rai, geleneksel Hindu seremonisi eşliğinde bir ağaçla evlendi. Telegraph gazetesinin haberine göre, Hintli aktör Abhishek Bachchan ile nişanlı olan Rai'nin "manglik" burcundan olduğu ve nişanlısıyla arasındaki astrolojik uyumsuzluğu gidermek için ağaç evliliği yaptığı iddia ediliyor. Eski Hindu inanışlarına göre manglik burcundan olan kadınların, "kumbh vivah" adı verilen seremoni eşliğinde, Hindu tanrılarından Vishnu'yu temsil eden bir ağaçla evlenmesi gerekiyor, yoksa evlilik olumsuz sonuçlara gebe oluyor.

05 Şubat 2007


Sabaha Karşı Simit Sarayı !


Taksim'de meydana bakan büyük simit dükkanlarında hafta sonları sabaha karşı Türkiye panoramasını görmek mümkündür. Varoşlardan kopup eğlenmek için Beyoğlu'na gelen, bir sürü kulübün kapısından çevrilip geceyi batakhane kıvamında bir mekanda bitiren, sonrasında da eve dönecek parası kalmadığı için ilk otobüs saatine kadar bir şekilde oyalanmak zorunda kalan genç erkeklerle doludur içerisi.

Bu çocuklardan biriyle bir gece tanışıp, konuşma fırsatı bulduğumda allak bullak olmuştum. O kadar şiddet dolu ve her şeye o kadar öfkeliydi ki! Hayatında olmayan her şeyin suçlusunu, 'ötekiler' olarak görüyordu. Tıpkı benim onu 'öteki' olarak görmem gibi. Hangimizin gerçek hangimizin 'öteki' olduğu bir süre sonra birbirine karıştı. Gece gittiği barda ona bakmayan kızlar yüzünden de ötekileri suçluyordu, gece eve dönemediği, otobüsü beklemek zorunda olduğu için de. Bu kadar yakınımda şiddete böylesine eğilimli birini görmek çok ürkütücüydü...Yiğit Karaahmet

04 Şubat 2007


Üremek !


Türk zengini sorumsuz, çünkü maddi olarak bakabileceği halde çocuk yapmıyor ya da bir tane yapıyor...Yoksulumuz da sorumsuz, o da bakamayacağı halde çok çocuk yapıyor...Oysa gelişmiş ülkeler de bu bilinc tam tersi, durumu iyi olan nispeten çok, yoksul az çocuk yapıyor yada hiç yapmıyor...

03 Şubat 2007


Çocuk Yapmadan Önce !

Filmin adı Uygunsuz Gerçek... İnsan filmi izledikten sonra dünyaya ve çevresine bir farklı bakıyor. Yani laylaylom sinema kültürü içinde, sallan yuvarlan giden, ‘neşeli cahiliye devrinden’ çıkamamış necip izleyicimizi uyarmak gerek, bu bir belgesel ve it yese kudurur türünden bir belgesel.

Durduk yerde yaşadığımız dünyanın içine nasıl ettiğimizi ve nasıl etmeye devam ettiğimizi anlatıyor... İzlerken hep yeni doğan bebekleri ve bu dünyaya yeni bebek getireceklerin sorumluluklarını düşündüm. Claude Lelouche’un çocuk doğurmanın ehliyete bağlandığı bir dönemi anlattığı filmi Tüm Bir Yaşam geldi aklıma...Ali Saydam

Sahi yaa, çocuk doğurmak araba kullanmaktan daha mı önemsiz ki her önüne gelen istediği sayıda çocuk yapabiliyor? Özellikle nüfus artış hızı problemli olan yeterince gelişmemiş ülkeler böyle bir sistem geliştirebilir mi acaba? Çin bildiğim kadarıyla sadece bir çocuğa izin vererek bunu farklı bir şekilde yapmaya çalışıyor, orada da kürtajla kız çocuklarının alınması sorunu var, ama burada bahsedilen farklı bir yol önerisi...

02 Şubat 2007


Gece !

Gündüzleri tekme attığınız köpeklerden geceleri eve giderken korkarsınız. Gün ışığında görüp aşağıladığınız her şey gece size bir kâbus olarak döner. Gece,ık olan daha çok ağlıyor. Politik kimliği olan, daha fazla sinirleniyor, bir yerler belki öyle kundaklanıyor. Belki sevgililere gece yarıları öyle telefon ediliyor, şiirler öyle yazılıyor, her şey karanlıkta yapılıyor.... KUÇUK İSKENDER

01 Şubat 2007


Japonya

Japonya'yı İkinci Dünya Savaşı felaketine götürenler, kontrolden çıkmış tam beş ulusalcı askerdi. 1930'larda başlayan militarist sanayileşmenin götürdüğü acı sonu gören aydınlar, "Boğazına geçirilen tasma ile nerelere sürükleniyorsun, ey güneşin ülkesi, ey ana ülke ayağa kalk."diye ağlıyorlardı;

Ancak nafile. Sağlam örgütlenen küçük azınlıklar büyük kalabalıkları, hatta bir milleti esir alabilirlerdi. Japonya'da faşizme direnen bakanlar, büyük işadamları ve aydınlar "hain" damgasını yiyip, teker teker öldürülüyordu. Ulusalcı söylemle yola çıkanlar arkada esir bir millet, ateşlerde yanan milyonlar bırakmışlardı.. İBRAHİM ÖZTÜRK