29 Haziran 2007





Kaldırım
Serçesi !



Fransız' ların "Kaldırım Serçesi" adını taktıkları efsanevi sanatçısı Edith Piaf Hayatını "Hayatım" diye bir eserde toplamış, bir otobiyografiye imza atmıştır, işte bu kitapdan kısa bir alıntı;

….Ayrılışımızdan kısa bir süre sonraydı. O zamanlar dans edilen bir lokalde çalışıyordum. Orada her işten birazcık yapıyordum: şarkı söylüyor, bardakları yıkıyor ve ortalığı süpürüyordum. Bir gece eski eşimin geldiğini söylediler. Rengi sararmıştı ve mırıldanıyordu: "Marcelle (kızımız) ağır hastalandı. Menenjit... Çocuk hastanesinde yatıyor... Ümit kesildi!"







O dönemde bu tür hastalıkları tedavi etmek çok zordu. Hastaya ponksiyon uygulanır ve dokuz gün beklenirdi. Hasta bu süreyi atlatırsa, iyileşirrdi. Atlatamazsa...Sekiz gün boyunca bir mucize olması için dua ettim. Dokuzuncu gün, içimi kötü bir his kapladığından Belleville'deki otelden hastaneye kadar yalınayak yürüdüm. Cebimde bir tek kuruş bile yoktu.


Marcelle'in yanına yanaştım. Yaşlı ve güler yüzlü bir hemşire "Kendine geldi! Ateşi de düşmeye başlıyor! Sanırım hastalığı atlattı!" dedi. Usulca küçük kızımın yanına sokuldum. Marcelle, mavi gözlerini sonuna kadar açmış ve beni hastalığa tutulduğundan bu yana ilk defa tanımıştı. "Anne, gel yanıma, beni bırakma!" dedi. Ağlayıp yanağına öpücükler kondurdum.







Sabah beşe kadar yanında kaldım ama daha sonra ayrılmak zorundaydım. Öğleyin geri döndüm. Mutluydum, çünkü kabusun sona erdiğini sanıyordum. Ama Marcelle ölmüştü...Ne eşimde ne de bende küçük bir çelenk almak için para vardı. Suskunca ayrıldık. Kahrolmuştum. Bir ara çalıştığım yerde konsomatrislik yapan kadınlardan biri yanıma yaklaştı ve "Kafanı boşuna yorma. Göreceksin, gerekli olan parayı bir şekilde toparlayacağız" dedi.

Çocuğumun toprağa verilmesi için gerekli olan para bir yana, cebimde bir bardak su bile alabilecek kadar para yoktu. Ama en az benim kadar fakir olan erkek ve kız arkadaşlarım, ellerinden geldiğince yardım etiler. Buna rağmen halen on frank eksiğim vardı. Saat sabahın dördüydü. Üzerimde çok büyük duran ve kolu yamalı olan mantomu giyip karanlığın ortasına daldım. Marcelle'i düşünüyordum; şanssızlığımı ve halen eksik olan on frankı.







Kendimi sokaklarda ağır ağır sürüyordum. Birden arkamdan biri "Hey bebek!" diye seslendi. "Benimle biraz eğlenmek için ne istersin?" İri yapılı bir adam alaylı alaylı sırıtıyordu. Beni sokak kızlarıyla karıştırmıştı. Yoksa onu tokatlar ve küfrederdim! Ama ümitsizliğin ve çaresizliğin etrafımı sardığı bu gecede yapamayacağım hiçbir şey yoktu. Bu nedenle daha önce de bahsettiğim bu yabancıya "On frank!" dedim.

Beni hemen kolumdan tutup küçük bir otele götürdü. Otel sahibinden odamızın numarasını öğrendikten sonra merdivenleri çıktı. Kendi kendime: "Bu imkansız! Böyle bir şey yapamazsın!" diyordum.Odaya girdikten sonra yabancı önümde durdu ve sırıtarak, "Al, sana on frankı peşin vereyim" dedi. Parayı masanın üzerine koydu. Daha sonra tekrar bana döndü. Ellerini omuzlarıma koyduğunda, bu iri yapılı adamla kendime olan saygımı yitirmeden başa çıkamayacağımı anladım.







Yabancı bana soğuk bir bakış fırlattı. "Daha ne bekliyorsun?" diye sordu. Hıçkıra hıçkıra ağlamaya ve ona hikayemi anlatmaya başladım: çocuğumun ölümünü, toprağa verilmesi için gerekli olan eksik on frankı...Bana acıdığını ve gitmeme izin vereceğini anlamıştım. Omuzlarını silkti ve kısık bir sesle, "Git bebeğim!" dedi. "Hayat her zaman insana gülümsemiyor, öyle değil mi?"

İşte, bugüne kadar darda kalanlara en ufak bir karşılık bile beklemeden yardım etmemin asıl nedeni bu adamdır. Peki, bu adam bana bir fahişe gibi davranmış olsaydı... Belki de bugün birçok insanın vücudunu, bir çoğunun da ruhunu son anda kurtaran biri olmayacaktım. Bugün dahi, bana başkalarına yardım etme duygusunu sağlayan bu insana minnettarım. Bana hayatta hiçbir şey, karşılık almadan yardım etme duygusu kadar temiz ve yüce bir mutluluk vermemiştir.



8 yorum:

BaL dedi ki...

Sözcüklere sığdırmanın güç olduğu bir kadın... O acıtan ses... Nedense Edith Piaf denince aklıma hep Tante Roza geliyor...

OYLUM dedi ki...

Edith'i çok küçük yaşta tanıdım.Annem çok severdi onu.Bende onun sesiyle büyüdüm desem.Sonra bir gün tv.de gördüm.Bu muhteşem sesin bu minik kadından çıktığına inanamedım ve gözümü bile kırpmadan ekrandaki hayalini belleğime kaydettim.

Şu bir gerçekki insanoğlunu mutluluktan çok acılar üretken kılıyor.Ne büyük bir acı evladını kaybedip de toprağa verememek..

zihni örer dedi ki...

Bu öykü, kapitalizmin paslı-pasaklı dönen çarkını anlatıyor.

Bu sadece anlatılabileni, bir de anlatılamayanlar!!!
Bu durumları kapitalist sistem,"KADER" olarak empoze ettiriyor dini araçları aracılığıyla.

Yaşamın temel gereksinmilerinin devlet tarafından karşılanan bir dünya kurulmadıkça, "çatıda mahsur kalan bir kediyi" oradan itfaiye töreniyle indirme GÖSTERİSİ, kimsey kanıramaMAlıdır.

BaL dedi ki...

Evrimin ilk insanlarından bu yana var mıydı kapitalizm? Ekonomi tarihim biraz zayıftır da :)

zihni örer dedi ki...

İlkellik eskidir evet ama,

Evrimin ilk insanlarının uygarlığıyla, bu öykünün sorgulamasını direk yapamayız.

Nasıl ki, "derebeylik döneminde neden demokrasi yok?" diyemediğimiz gibi.

grisehirsakini dedi ki...

Gecen hafta hayatini anlatan bir filmi seyrettim.Edith Piaf bence bir deha. Insanin bir deha olmasi icin atomu bolmesi gerekmiyor.Inanilmaz bir sesi var, sanki Tanri'nin sesi.

Battal dedi ki...

Edith Piafi seviyorsan Jacques Brel ve Jo Lemaire denemen lazim. ^^

BaL dedi ki...

Elbetteki "derebeylik döneminde neden demokrasi yok?" diyemeyiz... Zaten bu yüzden de insanların yaşadığı her "trajedi"yi kapitalizme de bağlayamayız sanırım... Tam da bu amaçla sormuştum... :) Evet belki kapitalist bir düzen içinde yaşamasaydı, cenazesini kaldıracak para aramak zorunda kalmazdı diyebiliriz. Fakat örneğin bugün bizim ülkemizde cenazeleri ücretsiz kaldırıyor devlet... Sosyal Devlet mi olduk şimdi :D Bunu Zihni Öner'e de yönelik olarak yazmıyorum :) Aklıma geldi sadece :D