04 Mayıs 2007


Kediler, Yerliler
ve Gandhi !


İki gece önce, gece yarısına doğru, evimin bahçe kapısından içeri girdiğimde tanımadığım bir kedi, bacaklarıma dolandı. Miyavlayarak aş istedi, ama evde yiyecek hiçbir şey yoktu. Ertesi gün bakkaldan bir torba mama aldım.

Kedi karnını doyurdu, kabın içinde kalan yemeğe sırtını dönüp uzaklaştı. Mamasını daha sonra yemek için saklamak veya başında nöbet tutmak gibi bir alışkanlığı yoktu. Aynı durumdaki bir insanın yapacağının tersini yapıyordu. Ve bence, insandan daha akıllı davranıyordu.

Güney Amerika'yı 15. yüzyılda kolonize ettikten sonra Portekizliler, şimdi adı Brezilya olan topraklarda şekerkamışı yetiştirmeye başladılar. Yerlileri kullanmak, Afrika'dan esir getirmekten daha ucuz olacaktı. Onları zincire vurup şekerkamışı plantasyonlarında çalışmaya zorladılar.





Ama, yerliler birkaç kamış kestikten sonra duruyor, kırbaca rağmen devam etmiyorlardı. Nedenini öğrenmek kolay olmadı, ama sonunda çözdüler. İnsanın kendine yetecek olanından fazlasını kesmesini yerlilerin aklı almıyordu. Yerliler kedi gibiydiler.

M. Münir' den okuduğum yukarıda ki satırlar bana Gandhi' nin bir sözünü hatırlattı "Dünyanın kaynakları herkesin ihtiyaçlarını karşılamaya yeter, ama bir kişinin bile hırsını karşılayamaz"

Neden insan oğlu böyle, bir milyar kazanan bir milyarlık yaşıyor, beş milyar kazanan beş milyarlık yaşıyor, on milyar kazansak on milyarlık yaşayacağız, özel otomobilimizin daha büyük ve lüks olmasından, özel uçağımızın daha büyük ve lüks olması çizgisinde, neden büyük bir iştahla ilerliyoruz, neden daha büyük bir televizyon, ev, v.s hep bıkmadan usanmadan herşeyin daha fazlasını istiyoruz !

7 yorum:

bliyaal dedi ki...

İlk başta dediğin doğru, ancak şu var: Eğer daha fazla kazanmaya yönelik o hırs olmasaydı, bugün sahip olduğumuz yaşam standartlarına ulaşamazdık. Hep daha fazla kazanmak isteyen girişimciler ve işadamları, tüketicilere mal satabilmek için piyasada mevcut olan mallardan daha iyilerini, daha gelişmişlerini insanlara sunmak zorundadırlar; böylece o insanların taleplerini kendilerine çekebilsinler. İlk kullandığımız cep telefonları ne kadar büyüktü, ama ona rağmen işimizi görüyorlardı. Şimdikiler ise minnacık ve bir sürü işlevleri var, çünkü rekabet eden firmalar ister istemez bunların kalitesini arttırmak zorunda kaldı.

100 sene önce ev kadınları yemeklerini genelde annelerinden öğrendikleri tariflere göre yapıyorlardı. Ama şimdi hepimiz dondurulmuş ya da konserve yiyecekler bulabiliyoruz. Çünkü bu endüstrilere yatırım yaparak, sayısız ev kadınının henüz gelişmemiş arzularını karşılama amacını taşıyan insanlar vardı – toptancılar, kapitalistler, girişimciler, spekülatörler, borsa kumarbazları vs. Eğer ulaştığımız üretim koşullarında sebat etmeyi seçersek, gelişme sağlanamaz, yaşam standartları gelişmez. Kapitalistler durmadan yenilikler yaparak, tüketicilerin içinde bulundukları koşulları daha iyi ve daha ucuz ürünler ile geliştirmeye çalışırlar, çünkü ancak bu sayede para kazanabilirler. Buradan kazançlı çıkanlar da biz oluyoruz.

İlginçtir, Osmanlı’nın gelişememesinin bir nedeni de budur. Osmanlılar sadece ihtiyaçları karşılamaya yönelik üretim ile ilgilendiklerinden, üretim teknolojilerini bir türlü geliştirememişlerdir. Hatta, memlekette mal bolluğu sağlamak için ithalatı desteklemişler, ihracatı engellemişlerdir. Bugün açısından düşünüldüğünde bu yaptıkları delilik gibi geliyor. İşte o deliliğin faturası da bize çıkıyor.

Sadece zorunlu ihtiyaçları karşılamakla ilerleme sağlanamaz, aynı zamanda insanların o esnada hiç farkında olmadıkları birtakım ihtiyaçları da bulmak gerekir. Bunu yapanlar da para kazanma amacında olan hırslı girişimciler oluyor. Elbette rekabetin de kötü tarafları var, ama şimdiye değin onun yerini alacak daha iyi bir sistem bulunamadı. Eldeki ile yetiniyoruz.

narsis7ekho dedi ki...

Bunu ben de kendi alanima yazmayi dusunuyordum. Buraya geldigimden berei delicesine ortamin ukalasi olmak, surekli muhalefet yapmak zorunda hissediyorum.

Kaldigim evden ornekler verecegim:

X, evde bir elektronik esya coplugu yaratiyor. 5 TV, 2 PC, 2 laptop, 2 bozuk laptop, 1 muzik seti, 1 cd-calar, 3 IPod, 5 cep telefonu, 3 ayri ev telefonu, buzdolabinin yanina gelen yeni bir dondurucu, firina ek olarak mikrodalga, her turlu meyve sikacagi, blender, mixer, su isiticisi, camasir ve bulasik makinesi, camasir kurutma makinesi...
INANAMIYORUM.


Son gunlerde marketlerde uzun omurlu poset kullanin uyarisi ile sakali olmadigi icin sozu o gune kadar dinlenmeyen ben biraz rahatladim. Bedava olunca acgozlulukle onlarca poset geliyordu eve, 100 tanesi £1 olan kucuk naylon posetler surekli harcaniyordu, kagit havlular, mendiller ise girla...


Evin her seyi en cok 6 aylik (Tum bu yukarida bahsedilen elektronik esyalar da dahil!) olmasina ragmen, kucuk masalari, sehpalari da degistirmek istiyor bahsettigim X.


Neden??? diyebildim sonunda sadece. NEDEN? Ben kendime hedef belirliyorum dedi. £1000 fazla kazanirsam bekledigimden. 37 inch ekran TV alacagim...
Niye para harcatacak hedefler koyuyorsun ki diye ustelemeye calistim. Olmadi. Parasi oldugu surece harcamak cok mantikli geliyor. Ona gore o parasini harciyor, dunyayi degil.

Bana gore dunyayi tuketiyor resmen. Ekolojik adim hesaplama diye bir seyler vardi. Bu evi hesaplasak sanirim bin dunya daha gerekir bize, hatta o da yetmez.

Cocuklar suyu sonuna kadar aciyorlar diye her aksam tepelerinde dikilip su harcamayin, tuvalet kagidini bir kare bir kare kullanin, on tane kopartmayin diye kafalarini utuluyorum!
Tuvaletten cikinca isigi sondurmuyorlar, evdeki toplamda on farkli isik dugmesi varsa, sirayla hepsini acsalar donup kapamiyorlar...

Iki arabalari var ve X kendi arabasini yine degistirmek istiyor. Arabasinin direksiyonunu da ahsap kaplama yaptirmak istiyor. Sora baska bir sey daha istiyor, baska bir sey daha...

Iki cocugu var, ikisi de onun yolunda ilerliyor hizla. Oyun konsollari, PS PS2 PS3 (Yeni cikti biliyorsunuzdur belki) PSP ve Nintendo icin belki yuz elliden fazla oyunlari var... Bir dukkana girince en pahali seyi seciyorlar, ne olduguna bakmadan.

Ben umutsuzluktan aglamak uzereyim.
NEDEN? diyorum.

...
Bu sadece bir ev...
...
Marketlerde saglikli yasayalim diye para dokerek organik meyve -hicbir katki maddesi icermeyen, DOGAL yetismis- alirken insanlar, o meyvelerin USA'dan geldigini, tasindiklari ucaklarla hava kirliligine nasil tuz biber ektiklerini dusunmuyorlar! Hava onemli degil, maksat hormonsuz meyve yemek!


Cok harciyorlar. Turkiye'de benim gozume mi batmiyordu bilmiyorum, benim evimde kirk yillik 37 ekranimiz emekli olunca yerine bir 55 ekran alindi, LCD filan hak getire oldugu icin mi goremedim hic ama ASIRI harcaniyor.

bliyaal dedi ki...

narsis7ekho öyle yazınca ekleyeyim dedim:

Benim Londra’daki ev sahibim, örneğin, gazeteleri ve plastik şişeleri onlar için ayrılmış özel yerlere atardı. Şişeleri atmadan önce içlerini yıkardı. Marketten meyve suyu veya benzeri bir şey alacağı vakit doğal olanını seçerdi, hatta bir defasında Alman bir yoğurt markası aldığımda “içinde katkı maddesi var” diyerek beni uyarmıştı. Çoğu defasında meyve sularını, aldığı meyveleri sıkarak kendi hazırlamayı tercih ederdi. Bir defasında, uzun zamandan beri derin dondurucuda sakladığı kıymaları atmaktansa, pişirip bahçedeki tilkilere vermeyi seçmişti. Yemeyeceği et tarzı bir şey varsa gene aynısını yapardı. Çoğu şeyi, kullanım tarihi geçmiş olmasına rağmen, “dondurucuda saklandığı için hala taze sayılır” diyerekten kullanırdı. Hatta araba kullanmayı bile sevmez, iş yerine genelde motosikletle gitmeyi tercih ederdi. Çok ekolojik bir adamdı. Arada böyle insanlar da var. Ah-ah, özledim şimdi oraları :)

gaykedi dedi ki...

sevgili Bliyaal "onun yerini alacak daha iyi bir sistem bulunamadı, Eldeki ile yetiniyoruz" demişsin evet kabul kapitalizm zafer kazandı ama, doğa savaşı kaybediyor ve doğal kaynaklar hızla tükeniyor, çok üret, çok tüket, daha çok kazan, daha çok harca nereye kadar...

ha bir de dünyanın çok ciddi gelir dağılımı sorunu var ki, hem ülkeler, hem bölgeler arası hem de oldukça varsıl ülkelerde kendi içinde bile, insan bu konuya nereden başlayacağını şaşırıyor yahu :(

narsis7ekho dedi ki...

Ayh evet, bizim yasam standartimiz yukselecek diye dunyanin omrunu kismak ne kadar dogru orasi ayri.

Tamam burada da ayristiriyoruz, yeniden kullanima tesvik ediliyoruz. Tamam da...

Tarihi gecmis seyler dondurucuda ise e donmus olduklari icin eveaat biz de yiyoruz da... O dondurucunun yilda dunyaya ne kadar karbondioksit puskurttugunun farkinda degiliz. Bilimum elektrikli esyalari da katalim isin icine, sadece dondurucu degil.

Ben evdeki 32 inch tvnin 37 olmasi icin bir istek duyanlardan degilim. Cep telefonu birini arayabiliyor, yani fotograf cekmesine ne gerek var diye dusunenlerdenim.
Evet evet, dunya benimle gelismezdi. Kapitalizm sagolsun. Insanlar daha iyi yasayacak!
Dunya? Biz daha iyi yasayacagiz diye geberecek... Ya da iste biz o olum dosegindeyken artik bir seyler yapacagiz. Bilemiyorum.

bliyaal dedi ki...

İlk yazdığım yazıda kapitalizmin gelişmesinde para kazanma hırsının önemli bir rol oynadığını söylemiştim. Zira karşılığında alacakları bir mükafat olmadıktan sonra, insanlar herhangi bir yenilik yapmaya meyilli olmayacaklardır. Garip görünecek, ama kanaatkarlık ekonomik gelişme açısından pek arzulanır bir şey değil. Gerçi hırsın kötü sonuçları olduğu aşikar. Üstelik mal ve hizmetlerin herkes tarafından tüketilmesinin, hayatın nihai amacını oluşturduğu bir dünyada yaşıyoruz. Diğer yandan, bahsettiğim bu para kazanma hırsı ya da diğer bir deyişle “kişisel çıkar”, insanları, toplum hangi iş için para ödemek istiyorsa, ona doğru yönlendiren itici bir güç işlevini görüyor. Bu çıkar insanları harekete geçiriyor. Bunun düzenleyici unsurunu da rekabet oluşturuyor. Rekabet bir nevi aşırı yanları törpülüyor, ama rekabetin de (çevre kirliliği gibi) olumsuz sonuçlara yol açtığı yerler bulabiliriz.

İktisatın babası Adam Smith’in bu konuda klasik bir metni var:

“Akşam yemeğinde sofrada bulmayı umduğumuz şeyi, kasabın, bira yapıcısının veya fırıncının lütfundan, iyiliğinden değil, onların kendi kişisel çıkarlarına olan saygıları sayesinde ediniriz. Onların insanlıkları üzerinde değil, öz-sevgileri üzerinde yoğunlaşır, onlara asla bizim ihtiyaçlarımızdan değil, hep kendi yararlarından söz ederiz.”

Yukarıda anlattıklarım “hırsı” haklı gösterebileceğim tek yoldur. Mesele, onun olumsuz tarafını dizginlemekten geçiyor.

Kullandığımız teknolojinin bir kısmının çevre kirliliği yarattığı doğru. Dondurucu çevre kirliliği yaratıyorsa, onun yerine başka bir şey kullanmak gerekir. Bugün otobüslerin ve arabaların egzozundan çıkan duman, yakılan kaloriferler, hatta kullanılan deodorantlar bile çevre kirliliği yaratıyor. Ama buna rağmen kimse otobüse ya da arabaya binmekten vazgeçmiyor. Gelişme kirlenmeyi de beraberinde getiriyor, ama öyle olduğu için gelişmenin nedenlerine ya da dürtülerine karşı çıkmak kısmen geçerlilik taşıyor. Yumurta kırmadan omlet yapamayız demek istemiyorum elbet. Bu tarz şeylerin önünü almak için “Kyoto Protokolü” türünden anlaşmalar da var. Ancak Türkiye imzalamadı bunu. Mesele, kirlilik yaratan şeyleri ikame edecek başka şeyler bulmak. Bunun yolu da gene teknolojik ilerlemeden geçiyor.

Tanınmış iktisatçıların düşüncelerini güzel ve okunması kolay bir dille anlatan bir kitap için: Robert L. Heilbroner, “İktisat Düşünürleri”, Ankara: Dost Kitabevi, 1999. İngilizce adı: “The Worldly Philosophers”.

herseyden biraz dedi ki...

Bana kalırsa mesele sadece sahip olma ve kendisi için yaşama bencilliği.
Hep benim, hep bana.
ne yazık...