23 Mart 2007


Birazcık Umut !

İnsanlık ilerliyor mu düşe kalkada olsa ? işte Mehmet Ali Kılıçbay' ın geçen yılın en önemli olayı saydığı hadise, umarım size de küçük bir umut ışığı olur benim gibi...

ABD' nin New York eyaletindeki Blooming Grove kasabası mahkemesi, hayvan barınağındaki dört kediyi katleden iki kişiye yedişer yıl hapis cezası verdi. Bu yargı kararını daha da önemli kılan, öldürülen kedilerin ad ve yaşlarının ilam' a yazılmasıdır: Benjamin (5), Claudius (2), Le cat (3) ve Fiesty (12 haftalık).

Irak' a binlerce sivil insan ölüyor ABD yüzünden, ne kedisinden bahsediyorsun sen dediğinizi duyar gibi oluyorum ama şunu eklemeden edemeyeceğim "Hangi ABD?"..Unutmayın Bush' a en acımasız muhalefeti gene bir kesim ABD halkı yapıyor üstelik bizim liderlerimize yapamadığımız bir sertlikte! ve son söz, ülkemizde hayvanlara kötü muameleden 7 yıl değil 7 gün hapis yatan kimse var mı Allah aşkına ?

4 yorum:

olağandışı fakat sıradan şeyler dedi ki...

İçsel çelişkileri dikkate almadan güzel bir haber. Her nedense hayvanlara yapılan haksızlıklar daha etkileyici oluyor şu sıralar.

grisehirsakini dedi ki...

Ben tabii Irak'taki insanlara cok uzukuyorum, ama 'ne kedisinden bahsediyorsun' diyemeyecegim. Kediciklere de yazik yahu, onlarinki de can.Yazik bir de iskence gormusler. Ne aip veremedigi var bu insanlarin hayvanlardan yahu.

gaykedi dedi ki...

Düşmanın gözünden

Size bir film sahnesi anlatayım: Film, Kurtuluş Savaşı sırasında Yunan cephesinde geçiyor. Türk ordusu küçük bir Yunan birliğini kıstırmış, muazzam bir kuvvetle üstüne geliyor.

Yunan karargahında endişe ve korku hakim. Ama kahraman bir Yunanlı general, asker ve subaylarını savaşa hazırlıyor; cepheyi terk etmeyeceğiz diyor, kendimizi öldüreceğiz ama cepheyi bırakmak yok.

Sonra saldırılar başlıyor.

Çaresiz kalan Yunan askerleri el bombalarını karınlarında patlatarak teker teker intihar ediyorlar.

İçlerinden biri çok korkuyor, eline beyaz bir bez alarak birliğinden kaçıyor ve Türk ordusuna sığınıyor.

Onu cephe gerisinde bir yere götürüyorlar. Bakıyor ki orada bir Yunan esir daha var.

Savaş kurallarına göre hiç olmazsa yaşama şansına kavuşmuş oluyorlar ama iki Türk nöbetçi, bir esiri acımasızca öldürüyor.

Film bu anlayışla devam ediyor ve bir Yunan kahramanlık destanı olarak bitiyor.

Ben bu filmi İstanbul’da büyük bir sinemada seyrediyorum.

Salonda üç yüzden fazla seyirci var.

Film bitince üç yüz Türk seyirci filmi alkışlıyor.



***

Biliyorum okudukça şaşırdınız ve böyle bir şeyi gözünüzün önüne getiremediniz.

Olamaz da zaten.

Ne Türkiye’de savaşı düşman gözünden anlatan bir film gösterilebilir, ne Yunanistan’da, ne Kıbrıs’ta.

Atina’da bir salon, savaşı Türklerin gözünden anlatan bir film oynatsa, o gece yakılır.

Ama ben bu olayı yaşadım.

Sadece ülke isimlerini değiştirerek size filmi ve sinema salonunda yaşananları olduğu gibi aktardım.

Yer İstanbul değil, New York.

Sinema salonundakiler Türk değil Amerikalı.

Türk ve Yunan orduları yerine de Amerikan ve Japon ordularını koyacaksınız.

Clint Eastwood’un “İvo Jima’dan Mektuplar” filmi, Amerikan saldırısını Japon gözünden anlatıyor ve Amerikalıların eleştirildiği, Japonların ise kahramanlık destanıyla yüceltildikleri bu film Amerika’da gösterildiği zaman seyirciden alkış alıyor.

İlginç değil mi?

Oscar töreninde çıkıp devlet başkanına “Utan!” diye bağıranlar da bu ülkede yaşıyor.

Bush’u eleştirdiği için birçok radyoda yasaklanan müzik grubu bütün Grammy ödüllerini kazanıyor.

Amerikalılar kendi hapishaneleri için Geceyarısı Ekspresi’ni mumla aratacak vahşette filmler yapıyorlar.

Kendi ordularını, polis teşkilatlarını ve gizli servislerini yerden yere vuran romanlar yazıp, filmler yapıyorlar ve bunları dünya halklarıyla paylaşmakta da hiçbir sakınca görmüyorlar.

Noam Chomsky gibi düşünürler Amerikan sistemini her gün lanetliyorlar.

Ve gördüğünüz gibi Pearl Harbour’daki Japon baskınında evlatlarını kaybeden Amerika, savaşı Japon gözünden anlatan bir filmi alkışlayabiliyor.

Keşke bütün bunlar bizi biraz düşünmeye yöneltse.

Kendi kendini eleştirebilen toplumların ne kadar ileriye gittiğini görebilsek.

“Dünyada ülkesini, halkını seven ve toprak kaybetmek istemeyen tek ülke biz değiliz” gerçeğini kavradıktan sonra, “İyi ama nasıl oluyor da bazı toplumlar hem yurtsever olup hem de kendilerini eleştirebiliyorlar?” sorusunu sorabilsek.

Özeleştiri yapamayan Libya gibi ülkelerle, bu işi beceren Amerika gibi ülkelerin farkını görebilsek.

Zülfü Livaneli

olağandışı fakat sıradan şeyler dedi ki...

Paylaşım için teşekkürler.
Bir yandan da, olan bitenden habersiz, ve duyarsız insanlarıda göz ardı etmek mümkün değil...