21 Ağustos 2006






Aşk ve Felsefe.....(I)


Binlerce yıl boyunca hayatın, evrenin, insanın sırlarını arayan filozoflar küçümsemeyle "aşk" konusuyla hemen hemen hiç ilgilenmediler, insanın en temel duygularından birinin varlığını "önemsiz insanlara ait" bir mesele gibi gördüler.


Sadece mantıktan oluşmuş "duygusuz" bir dünyanın sırlarını çözmenin peşine düştüler.Evrenin bazı sırlarını sezseler de "insan" onlar için bir sır olarak kaldı.Aşk konusunu felsefenin sınırları içine çeken ilk filozof Arthur Schopenhauer oldu.Huysuz ve karamsar bir adam aşkın sırlarını aradı.Felsefeyle ilgilenmeye başladığında kendisinden önceki filozofların aşka hiç önem vermemiş olduklarını şaşırarak fark etti..

Aşk ortaya çıktığında "mantığı" yok ediyor, mantıklı düşünme düzenini parçalıyor, aklın kavrayamayacağı tuhaf bir kaos yaratıyordu.Felsefenin "mantık tutkusu", bu mantıksızlığın kapısından geçemiyor ve bu anlaşılması zor karmaşayı yok saymayı yeğliyordu."Aşk en ciddi işleri sekteye ugratiyor, hatta en büyük zihinleri bile kariştiriyor. Devlet adamlarinin müzakerelerine, bilim adamlarinin araştirmalarina burnunu sokuyor,en sofu din adamlarını baştan cıkartıyor,bir yolunu bulup bakanliga ait evraklarin arasina, filozoflarin müsveddelerine, küçük aşk mektuplari, saç lüleleri olarak ilişiyordu."Ve Schopenhauer, "mantigin" aşk karşisindaki yenilgisine "mantikli" bir neden buldu......devamı aşağıda



10 yorum:

ayca dedi ki...

Güzel bir inceleme saptamalara katılmamak elde değil.

Hatice Üzgül dedi ki...

Tanıştığımıza memnun oldum.
Kendine bir okuyucu kazandın. Yazdıkların ve felsefeyi yorumlayışın güzel.

Murat Ozdemir dedi ki...

oyuncularin rasyonel olamadigi bir oyun desek nasil olur?
ask ve iktisat teorisi oldu biraz tabi

Kâzım Mızrak dedi ki...

Merhaba Gaykedi,

Paylaşımınız için teşekkür ederim, benim için faydalı oldu, her üç pasajı da okudum.

Bloğumda bir çok kez aşk konusunu işlemişimdir, elde değil insanı içine çekiyor.

Ben nihayetinde insanların birbirlerine duyduğu aşkı eleştirir bir konumda buldum kendimi; zira fani olan düyanın aşkları da yalandır.

Tasavvuf ilmine yöneldim, aşkı orada da inceldim; esas baki olan aşkın orada yaşandığını öğrendim.

Daha doğrusu öğretildi diyelim, zira hala aşkın bakisini yaşayabilen değilim ne yazık ki.

Fakat ben buna inanıyorum, beni sağlığım bile adım adım terk ediyorken, sözde aşık olduğum insanların bile beni bir bir terk etmelerini yadırgamıyorum artık.

Hayat hep bir uçurumun dibine doğru sürükleniyor. Bir ayrılığa ve kos koca bir merhabaya doğru.

Evrenin tesadüfle canlı bir organizmayı meydana getirmesine asla şaşmam, belki derim!

Ama aşk gibi aklın sürekli düşünüp bir türlü cevap bulamadığı bir duyguyu (hissi) rastgele tesadüfler ile meydana getirdiği fikri bir gaftır, imkansız derim!

bu bakımdan insanoğlu her bir düzeni kendi lehinde harcamakla beraber, yaşaması gereken ilahi aşkı da yanlış yönlendirmeler ile bir kadında ya da erkekde yaşıyor.

Bir aldanmaca, kanmacadır!!!

Dilerim daha tatmin edici delil ve gerçekler ile yüzleşirim bu konuda.

Aşk denilirken hormonların rolünü de ihmal etmeden değerlendirmeliyiz.

Androjen hormonu salgılamayan bir erkeğe aşık olan kadın görmedim ben, ya da östrojen hormonundan yoksun bir kadına duygu selimi akıtmayı asla düşünebileceğimi sanmıyorum.

Aşk burada kendisine hayat buluyor, bu hormonları yaratıcı insanlara neden vermiştir ki acaba.

Kimisine az kimisine fazla veriyor; az olan mülayim, çok olan azgın oluyor. Bu bir gerçektir!

Şimdi, aşkın edebiyat kitaplarını yırtıp atalım çöpe; biyoloji ve kimya ne diyor ona bakalım diyorum.

Edebiyat aklın hayal ürünleridir, hep daha çok hazzı arar, hep daha çok keyfin ya da acının peşinde koşar edebiyat.

Bu da bir bakıma uyumaya razı kalıştır; ben hormonlarıma karşılık verebilecek bir eş arıyorum, kanımda androjen varsa karşılığım androjen olamaz!

İlla ki östrojen hormonu salgılayan bir kadın beni mutlu edebilecektir, ki artı ve eksi kutuplar birbirini bulup teskin olabilsinler sakinleşebilsin.

Eşcinselliği normal bir yaratılış olarak görmüyoroum; bu durum insanların bir türlü görmek istemedikleri biyolojik bir hastalık halidir.

Nezle, grip, tifo, diyabet, kanser, aids, veba, hemoroid, migren ve sair hastalıklar gibi homoseksüel eğilim gösteren kimseler de bir nevi hastadırlar.

Tedavi etmek gerekirken, kabullenmek yanlış olandır. Yaratıcı (ya da ateistler için doğa diyelim) insana kanser hastalığını veriyorken, ben kanser oldum ohh ne iyi mi diyoruz.

Hayır, o illetten kurtulmak için kapı kapı dolaşıp derdimize çareler arıyoruz.

İşte bu pencereden bakabilirsek, kendisini eşcinsel olarak gören kimselerin dertlerini sıkıntılarını topluma anlatabiliriz.

Ve onlara sevgi ile, şefkat ile yardımcı olarak; toplumdan soyutlanmalarına sebep olmak yerine, onlara sahip çıkıp en azından gerçekleri kabullenebilen bri kısmını yeniden topluma kazandırabiliriz.

Tabi bu işi hekimler daha iyi bilirler, ben bu toplumun üç eş kitap karıştırmış bir ferdi olarak böyle düşünüyorum.

İnşâallah aşkı anlamlandırma çabanız, hakkınızda hayırlı bir sona ulaşma noktasında size yarar sağlar.

Allah'a emanet olunuz.

Mevlana'ya ait olduğunu bildiğim şu sözü de hatırlatmak isterim:

"Dün dünde kaldı cancağızım; bugün yeni şeyler söylemek lazım."

Kendimizi dün yaptığımız yanlışlara feda etmeyelim, belki yarın bizi bekleyen daha güzel günler vardır, ümit edelim...

***

Hakkınızda hayır duâlarım sizinle efendim, huzur ve mutluluk kalbinize dost olsun.

Allah'a ısmarladık...

Arzu Pınar dedi ki...

Selamlar,
Ahmet Altan sürekli aşkı yazıyor, Yazmak kendi içine bir yolculuk sanırım.En az bildiğmiz şeyleri mi yazıyoruz acaba? Bu arada sizin aşkla ilgili görüşlerinizi merak ettim.
Sevgiler,
Arzu

ZEHRA dedi ki...

merhabalar..iadeyi ziyaret yapim dedim:) yazılarınızı tam okuyamadım ama ilk fırsatta hepsini incelicem..blogumda yapmış olduğunuz yorum çok hoşuma gitti;) teşekkür edrim..tekrar görüşmek üzere..ii akşamlar..

pelin dedi ki...

ask ve felsefe nin 2. ve 3. bölümünüde okudum biraz gec yazdım ama kusura bakmazsın insallah:)
Olaya felsefi acıdan yaklastığın için duygularında,fikrinde, düşüncelerinde ve tercihinde KENDİNCE haklısın...Ama Doğa 'ya Aykırısın!!!...

Plum dedi ki...

Insan diger pekcok hayvanla ortak ozelliklere sahip bir canlidir. Dogal olarak yeme, icme, cinsel birlesme gibi davranislar icguduseldir. Insani diger canlilardan ayiran temel ozellik ise insanin dusunebilen duygusal bir canli olmasidir.Ben cinsel birlesmeyi icgudusel bir davranis, aski ise duygusal bir davranis olarak algiliyorum. Cinsellik bir nevi mecburiyet, ayni zamanda haz verici bir davranis; tipki yemek, icmek ve hatta tuvalete cikmak gibi.
Ask ise, mecburi olmamakla insana buyuk haz veren bir duygu. Bir cesit mutlu edici, ruh oksayici.

Pekcok insan davranisi gibi asik olmakda sosyal kriterler icerisinde cesitli kurallamalara magruz kalmistir. Genc bir erkegin, kendinden yasca buyuk bir bayana duydugu ask yada ayni cinsiyetten iki kisinin birbirine duydugu ask, bazi toplumlarda farkli sinif veya irklardan olan bireylerin arasindaki asklar toplum genelinin ogretisine ters gelse de dogaya ayriki degildir.

Kazim Mizrak Bey'in escinsellik ve kanser karsilastirmasi hatali. Kanser insana zarar veren ve tedavi edilmesi gereken bir hastaliktir. Escinsellik ise bir insanin zenci, mavi gozlu yada cilli olmasi gibi bir durumdur.

JUPİTER dedi ki...

gay kedi ummarım özgür ve mutlusundur.
aşk ı işliyon ne güzel.
bende bazen antik yunanda socrates le yaşamak isterdim.
tamamen biyolojik dişil-eril aşkyan ziyade akılsal bir aşk yaşamak isterdim.
çünkü ben artık schopenhauer in "...aşk üremenin insanlara kurduğu bir tuzaktır." betimlesine tümünen katılıyom.
başarılar.

gaykedi dedi ki...

@jupiter

tesekkurler dileklerin için, mutluyum sevdiğimle ben, umarım herkes bulur bir gün ruh eşini fazla acı çekmeden...